Actions

Work Header

Lost Memories

Summary:

Zamanda geri gitme hakkı kazanan 20 yaşındaki Draco Malfoy, geleceğin akışını yavaş yavaş değiştirecektir.

Notes:

Uyarı: Hikayenin bazı bölümleri yetişkinlere yönelik olabilir. Daha karar vermedim ama böyle olacağını düşünüyorum.
Bölümler birleştirilmiştir.

Chapter 1: Başlangıç

Notes:

Bir sabah gözlerinizi açtığınızda kendinizi 11 yaşınızdaki vücudunuzda bulsaydınız ne yapardınız?

Mutlu mu olurdunuz?

Yoksa ne yapacağınızı bilemeyecek kadar şok mu olurdunuz?

Draco Malfoy o an ikisini de hissetmemişti. Çünkü şu anda kendisinin yaşadığı şey ona göre tamamen kahrolası bir rüya gibiydi. Gri gözlerini tekrardan kapatıp açtığı anda eski evine geri döneceğine sandı.

Bembeyaz yatağına ve karşısında çalışma masasının üstünde kapanmamış dizüstü bilgisayarına geri döneceğine sanmıştı.

Ama...Yanılmıştı.

Kolunda yazan 3 sayısı birden 2'ye düşünce Draco Malfoy bunun rüya olmadığını anlamıştı. Şu anda zamanda yolculuk yapmıştı. Ve her yolculuk yaptığında ise kolunda ki bu garip dövme gibi duran sayı giderek düşüyordu. O an Draco geçmişi değiştirme şansı olduğunu anlamıştı.

Düşmanının boğazına yapışmasına engellemek mi isterdin yoksa tamamen umursamaz bir ilişkiye mi sahip olmak isterdin? Draco Malfoy ikinciyi yapmak istedi. Daha bir kaç gün önce Harry Potter'ın onun boğazına yapışıp "Ne işin var burada Malfoy?!" Demesinden sonra geçmişi azda olsa değiştirmek istedi.

En azından kimseyle düşman olmayacak raddeye getirmek istedi.

Ama zamanın çarkları çevirilmeye başlandığı anda her şey tamamen değişmeye başlamıştı. Draco Malfoy geriye doğru adım atmakta çok geç kalmıştı. Şimdi ise her geçmişe yolculuk yaptıktan sonra değiştirilmiş gelecekte neler olup bittiğini anlamaya deniyordu. Neyse ki yakın arkadaşları ona her şeyi açıklayacaktı.

Geleceği en fazla ne kadar değiştirmiş olabilir ki?

Chapter Text

 

Başlangıç

27 Temmuz yıl 2000 (Perşembe günü)

 

Siyah gömlek ve pantolon giyen sarışın bakanlığın içinde yer alan ofisinde ki kırmızı sandalyesinde otururken iç çekti.

İç çektikten sonra devasa kağıt yığınından kafasını kaldıran Draco, platin sarı saçlarını arkaya doğru itti. Şuanda bu tarz yoğun işlerle uğraşacak sabrı kalmamıştı. Nedense bugün daha fazla asabi ve yorgun hissediyordu.

Draco Malfoy, 20 yaşında yorgun ve bir o kadarda sıradan bir seherbazdı. Kahraman olmayı asla hayal dahi edememiş zengin şımarık bir veletti.

Çocukken bile her daim karanlık tarafının yanında yer almış bir büyücüydü. Hayatı baştan aşağı kötülerle çevriliydi ama o bunu fark edemeyecek kadar salaktı.

Her şey nasıl bu kadar kötü ve boka dönüştüğünü ona sorsanız bile Draco bunu yanıtlayamayacaktı. Çünkü kendisi bile bu sorunun cevabının ne olduğundan emin değildi.

Eskiden zenginliği ve popülerliği ile övünen saf kanlı çocuk şu anda ailesinin yaptığı karanlık işlerin acısını çekiyordu.

Nereye gitse her daim onu Voldemort'un takipçisi korkunç bir ölüm yiyen olarak görüyorlardı. Ve bu durum ebediyen sürecek bir gerçekti.

Draco gerçekten de Voldemort'un takipçisi bir ölüm yiyendi. Bu su geçirmez gerçekti. Kolunu aç deseler Draco'nun kolundaki siyah yılan sembolü anında gözükürdü.

Bundan dolayı Draco elinden geldiğince koluna saplanmış bu lanetli ve bir o kadarda karanlık işareti saklamayı denedi. İnsanlar zaten ailesinin yaptıkları yüzünden onu ölüm yiyen sanıyorken ve de şimdi bu sinir bozucu işareti görürlerse iş hayatı tamamen bitecekti.

Draco, Seherbazlık hayatının bu şekilde bitmesine izin veremezdi.

Arkaya yaslanarak platin sarısı saçlarının altındaki gri gözlerini kapatıp rahatlamayı denerken "Draco." İsmini çağıran bir ses duydu.

Draco bu kalın sesi tanıyordu.

Gri gözlerini hızla açtığı anda kendisiyle yaşıt 20 yaşındaki koyu tenli, siyah saçlı genç ile solgun tene sahip siyah saçlı kız ile karşılaştı.

"Blaise. Pansy."

Yavaşça çalışma masasından kalktığı anda Draco'nun yaptığı ilk iş ona seslenen kapının önündeki arkadaşı olarak gördüğü iki kişiye sarılmak olmuştu.

Onları görmek Draco'yu azda olsa mutlu ediyordu.

"Burada ne işiniz var?"

Sarılmayı keser kesmez Draco'nun sorduğu ilk soru buydu. 3 aydır görmediği iki arkadaşının onu durup dururken ziyaret etmesi azda olsa şaşırtması normaldi.

"Seni görmeye gelmiştik.  Uzun zamandır görüşmediğimizden dolayı ne yaptığını merak ettik."

Nazik sesiyle söyleyen koyu tenli genç gülümsediği anda Draco'nun gri gözleri parıldadı. Yanında duran siyah saçlı kız kaşlarını çatıp "Sen bize gelmeyince biz sana gelelim dedik." Deyince Draco gülümsedi.

Onlar ona ne kadar mesaj atsa da Draco, onlara doğru düzgün yanıt veremiyordu. Bundan dolayı Pansy Parkinson'un onu suçlayan tavrıyla konuşmasına hiç bir şey diyemiyordu.

"Üzgünüm. Bu aralar fazla yoğun olduğumdan dolayı sizinle bir türlü görüşemedim."

Pansy'nin öfkeli siyah gözlerini gördüğü anda Draco gerildi. Neyse ki bu kızgınlık fazla uzun sürmemişti ve bu onu sevindirmişti.

Ama bu sevinç kısa sürmüştü. Blaise'in endişeli kahverengi gözlerini görünce tamamen bozulmuştu.

"Biliyoruz ve bu yoğun çalışman bizi endişelendiriyor. Kendini fazla zorlama."

Sarışın buna karşılık ne diyeceğini bilememişti.

"Salazar aşkına otursana oturduğun yerde niye kendini bu kadar zorluyorsun ki."

Pansy Parkinson'un isyanı onu gülümsetmeyi başarmıştı. Her daim koyu saçlı kız kendisine karşı hep koruyucu biri olmuştu. Okul hayatı boyunca hep onun için endişelenip durmuştu.

Blaise Zabini'de öyleydi. Hep onun için endişelenmişti. Onunla hep konuşmaya denemişti ama o Gregory ve Crabbe ile o kadar çok takılıyordu ki onu hiç umursamamıştı bile.

Şu anda olgunlaştığından dolayı geçmişte yaptıkları ona saçmalık geliyordu. Keşke öyle davranmasıydı. Belki daha nazik olsaydı kimse ona bu şekilde düşman olmazdı.

Ama maalesef ki kendisi her daim şımarık ve istediğini alan bencil bir zorba çocuk olmuştu. Bundan dolayı haklı olarak insanlar ondan nefret etmişti.

Ve onun hakkında çeşitli söylentiler yaymıştı.

Draco artık buna ne diyeceğini bilemiyordu. Bu söylentilere karşılık bir şey demeyi kendinde hak edinemiyordu.

Biraz daha iyi olsaydım belki de herkes daha mutlu olurdu.

Draco'nun içinde büyüyen pişmanlıktan hep bu düşünce yankılanıyordu. Ama artık çok geçti çoktan 20 yaşına gelmişti ve herkesle düşman olmuştu.

Son pişmanlık hiç bir şeye yaramazdı.

Hafiften eğdiği kafasını kaldırdığında karşısında oturan Blaise ve Pansy'nin bıçakları ile nazikçe siyah örtüyle örtülmüş masanın üzerinde ki beyaz tabaklarından orta pişmiş bifteği kestiğini gördü.

Daha bir kaç dakika önce büyü bakanlığında olan Draco Malfoy şu anda bir lokantadaydı. Kendisi hangi ara buraya geldiğini ya hatırlamıyordu ya da umursamıyordu.

Şuan istediği tek şey eve bir an önce dönüp güzel bembeyaz yatağında yatmaktı.

"Draco aç değil misin?"

Pansy'nin gösterdiği önündeki tabağa bakan Draco, etin yoğun kokusunu alıverdi. Masanın üstündeki çatalı alıp ete sapladıktan sonra bıçakla yavaşça kesmeye başladı.

Bıçağına saplanmış olan etin küçük parçasına ağzına attığında ise güzelce pişmiş etin sıcaklığını hissediverdi.

Biftek gerçekten güzeldi. Bundan dolayı her daim Draco'nun en sevdiği yemeklerden biriydi. Tabi ki birinci sırada olmasa da en sevdiği yemekti.

Birinci sırada ki yemeği ise Wasabi soslu Sushi idi. Ama şuanda bunun önemi yoktu.

Bifteği yiyip kırmızı şarabı içtikten sonra üçlü arasında ki konuşma hızla başlayıvermişti.

"Potter'ı gördünüz mü? Artık eskisinden bile popüler."

Pansy'nin sözleriyle Draco sessizliğini koruduğu sırada Blaise  "Peki Granger, Potter kadar popüler olmasa da şuanda yine de popüler." Dedi. 

Pansy'nin siyah gözleri bu cümleyle devrilmişti. Kendisi asla Hermione Granger'ı sevmemişti. Hep onu düşman olarak görmüştü. Ve ne kadar iyilik yaparsa yapsın Hermione Granger her daim onun düşmanı olacaktı.

"Pekala bu konuyu kapatalım. Sinir bozucu olmaya başladı."

Blaise alaycı bir şekilde sırıttı. Alaycı sırıtmaya sahip yüzünü ona doğru çevirip "Sen öyle diyorsan." Dediği anda siyah saçlı kızın öfkesini kendisine doğru çekmişti.

O an da Pansy Parkinson'un ani öfkesiyle ayağına basmasını Blaise Zabini sadece "ACIDI!" Diye bağırabildi.

Topuklu ayakkabının sivri ucu siyah ayakkabısının üstüne öyle bir basılmıştı ki neredeyse ayakkabısını delinecekti.

Acıyan ayağını yavaşça ovarken koyu tenli çocuk içinden 'Bir daha alay etmek ve Granger hakkında konuşmak yok.' Diye söyleniyordu.

Bu acı ona fazlasıyla ders vermişti.

Draco ikilinin yaşadığı garip ana karşılık kıkırdamaya başladı. Neresinden bakarsa baksın şuan yaşadıkları ona göre komikti.

Sonunda daha fazla dayanamayıp kıkırdamaktan içtiği suyu püskürtünce iki gencin yoğun bakışlarını üzerine doğru kazandı.

...

"Artık işini bahane etme. Mesajlarımıza cevap versen iyi olur Draco."

Lokantadan çıkar çıkmaz onu uyaran Pansy'e karşılık Draco sadece kafasını sallamakla yetindi. Çünkü eğer bir şey derse topuklu ayakkabının ucunu ayağının üstüne çökmesinden korkuyordu. Bundan dolayı sessizliğini korumaya karar verdi.

"Peki. Sizin işiniz iyi geçiyor mu?"

Blaise hafif tebessümüyle "Her zamanki gibi işte. Sırf geçmişte olanlar yüzünden tüm işi bana kitlemeye deneyen insanlarla bir başımayım." Dedi.

Draco'nun bunun nasıl bir his olduğunu tahmin edebiliyordu. Bakanlık memurlarından biri olan Blaise'in işinin ne kadar yorucu olacağını biliyordu. Kendisi en azından dışarı çıkıp görev yaparken Blaise sinir bozucu bir ofiste tek başına kalıp ona verilen kağıt yığınıyla uğraşıyordu.

Blaise'in iç çekişinden sonra Pansy hüzünle gülümsedi.

"Bana iş kitlemeye cesaret dahi edemiyorlar ama...Maalesef ki beni görmedikleri zaman arkamdan konuşuyorlar. Bu da benim sinirimi bozuyor."

Draco, Pansy'nin de nasıl hissettiğini anlayabiliyordu. Kendisi her ofise girdiğinde ya da çıktığında insanlar hep onun hakkında konuşuyordu.

Ölüm yiyen.

Hain.

Kara büyücü.

Ona verilen isimleri bile bu sayede öğrenmişti. Ama Draco diğerlerinden farklı olarak bunu hak ediyordu. Hogwarts yıllarında Draco her daim başkalarına sataşıp zorbalık yapıyorken Pansy kendi çapında arkadaşlarıyla takılıp Draco'nun yanına geliyordu. Blaise ise hep sessizliğini koruyup arkada derslerine çalışıyordu.

İkisinden ziyade Draco bu dedikoduları ve önyargıları hak ediyordu. Kendisi tamamen şımarık ve bencil çocuktu.

"Eve mi gidiyorsun?"

Bu soruya karşılık Draco yorgun gülümsemesinin altından "Evet yorgunum." Kelimelerinin çıkmasına izin verdi. Daha fazla dışarıda kalmak istemiyordu. Gecenin karanlığında gökyüzü çoktan parlak yıldızlar ve bembeyaz güzel ay tarafından aydınlatılıyordu.

Tüm günün yorgunluğu artık üzerine yığılıvermişti.

"Dikkatli ol. Bir şeye ihtiyacın olursa bize gel."

Draco koyu tenli gence başını salladıktan sonra yavaş adımlarla yürüyerek lokantanın kapısının önünden uzaklaştı.

Arkasını bile bakmayan Draco, onu endişeyle izleyen iki gencin bakışlarını da hissedemedi. Anahtarı hızla çevirip evin kapısını açar açmaz Draco hızla kapıyı kapatıp siyah ayakkabısı çıkarıp üzerindeki siyah gömleğinin düğmelerini açıverdi.

Artık Malfoy malikanesinde yaşamıyordu. Bunun nedeni orada yaşadıklarından dolayı kendisini daha orada yaşamayı hazır hissetmiyordu.

Annesi ve babası "İstediğin zaman gel." Demesine rağmen Draco, oraya geri dönmek istemiyordu.

Tüm suçlardan kurtulduktan sonra ailesiyle konuşmasını hala dün gibi hatırlıyordu.

"Anne. Baba."

Narcissa ve azkabandan kurtulmuş olan Lucius ona doğru yorgun gözleriyle baktı. Draco o an ilk defa ailesine karşı bir acıma hissetmişti.

"Ne oldu tatlım."

Ona doğru yaklaşan annesine bakan Draco yutkundu. Bunu nasıl söyleyeceğini 1 haftadır düşünüyordu.

"Ben ayrılıyorum."

Sonunda cesaretini topladıktan sonra söyledikleri yüzünden gri gözlerini çeviren Draco, babası Lucius Malfoy'un şok olmuş yüzü ile Narcissa'nın hüzünle gülümseyen yüzüyle karşılaşmıştı.

Garipti ki annesi bu duruma babası kadar şaşırmamıştı. Hatta sanki bu diyeceklerini daha önce bekliyormuş gibi bir hali vardı.

Yanaklarına okşayan sıcak ele karşılık Draco hiç bir şey yapmadı. Sessizce onu okşayan sıcak elin sahibinin gri gözlerinden akan gözyaşlarını izledi.

"İstediğin zaman geri dön. Burası her daim senin evin olacak."

Draco o an hiç bir şey dememişti. Annesine sarılıp babasına gülümsedikten sonra giydiği siyah kazak ile pantolonu düzeltip uzaklaştı oradan.

O an tek istediği korkutucu anıları olan bu kasvetli evden uzaklaşmak olmuştu.

...

Uzun zamandır hatırlamadığı bu anılar tekrar gün yüzüne çıkınca Draco beyaz yatağına uzandı. Ve ilikleri açılmış siyah gömleğini dahi umursamadan gri gözlerini yavaşça kapattı.

Artık daha fazla bir şey düşünmek istemiyordu. Tek umursadığı şey sıradan mutlu bir hayata sahip olmaktı.

Eski çocuk hali şuanda burada olsa onun şuan ki halini görse öfkelenirdi. Kendisini gelecekte asla bu tarz durumda hayal etmezdi.

Ama şimdi bakınca ne acı durum değil mi?

Geçmişte alay ettiği şey şuanda kendisinin başına gelmişti. Karma varsa eğer Draco'nun şu anda yaşadıkları karmanın gerçekliğine kanıttı.

Eğer bir şeyi değiştirme şansı olursa Draco'nun yapacağı ilk iş hayatını zorlayan bu sinir bozucu durumdan kurtulmak olurdu.

Geçmişe gitme şansı olursa eğer kendisinin yaptığı tüm şımarıklığı durdururdu.

Ama böyle bir şey imkansız. Bu tarz durumlar sadece Muggle'ların yazdığı kitaplarda ya da yaptıkları filmlerde oluyordu.

Büyünün varlığı bile onlar için hayal iken zamanda yolculuk onlar için imkansıza yakındı. Draco zamanda yolculuğun var olduğunu biliyordu ama bu kadar uzun süreye yolculuk edilemeyeceğini de biliyordu.

Büyünün var olduğu dünya da dahi yaşasa Draco için bu asla ulaşılamaz bir hayaldi.

Ama imkansız değildi. Kaderin çarkları yavaş yavaş zaman çarklarıyla birleşip dönmeye başladığında Draco'nun tüm hayatı değişecekti.

Kendisi bunu fark etmese bile tüm hayatı değişmeye başlayacaktı.

...

 

28 Temmuz yıl 2000 (Cuma günü)

 

Gri gözlerini açtığında Draco'nun yaptığı ilk iş şu anda çalan sinir bozucu alarmı kapatmak olmuştu. Başı çok ağrıyordu.

Sadece bir kadeh içmiştim neden bu kadar ağrıyor.

Draco dün sadece bir kadeh kırmızı şarap içmişti neden bu kadar ağrıdığını bundan dolayı bir türlü anlamıyordu.

Kafasını kaldırır kaldırmaz ağrıyan başını ovalamaya başladığı sırada Draco'nun gri gözleri daha demin gürültülü bir şekilde alarm çalan saatine odaklandı. Kırmızı renkte koskocaman sayılarla 08:30 yazdığını gördüğünde ise tüm baş ağrısını birden unutuverdi. 

Kahretsin!

Hazırlanmasına sadece yarım saat vardı. Saçlarını yapmak bile 40 dakikasını alıyordu. Sadece yarım saatte hem saçlarını toplayıp hem de kıyafetlerini giymeyi nasıl başaracaktı.

Korku insana her şeyi yapmasına sağlıyordu. Draco bunu insanların abarttığını düşünüyordu ama yanılmıştı.

25 dakika saçlarını düzenleyip kıyafetlerini giydikten sonra bakanlığın önüne cisimleşince tüm bunların abartı olmadığını anlamıştı.

O kadar ayna karşısında elini yüzünü yıkayıp hızlı dişlerini fırçalamıştı ki ağzında hala macunun tadını alabiliyordu. Ellerinde ki ıslaklığı ise hala hissedebiliyordu.

Son 5 dakika kala bakanlığa hızlıca girip ofisinin kapısını açtı, siyah ceketini kapısının arkasına astı ve kağıt yığınıyla çevrili masasının arkasına saklanmış olan kırmızı sandalyesine oturdu.

Bugün çok uzun gün olacak.

Draco içinden bir şeyler olacağını daha işe başlamadan hissedebiliyordu. Bu kağıt yığınını görünce eve ne kadar geç gidebileceğini şimdiden tahmin edebiliyordu.

Kafasını yığınla dolmuş beyaz kağıtlardan kaldırdığında ise camın arkasında olan hiç bir şey olmayan bomboş masa dikkatini çekti. 

Orası Harry Potter'ın masasıydı.

Draco ne kadar çok iş yapsa da Harry Potter'ın işi o kadar yoğun geçmiyordu. Hatta çoğunlukla ona hayran olan insanlar ondan gizlice onun işlerinin bazılarını alıp kendi aralarında bölüştürüyordu.

Kendilerine ait olan kalan işleri ise yapmadıklarından dolayı bakan yapabilecek tek kişi olan Draco Malfoy'a veriyordu.

Yani baştan aşağı iş arkadaşlarının ona verdiği gereksiz derecede fazla olan yığınla iş yüzünden Draco'nun tüm hayatı zorlaşıyordu.

Bu durum ne kadar sinir bozucu da olsa Draco bunu kabul etmek dışında başka hiç bir şey yapamıyordu.

Geçmişte yaptıklarından dolayı kendisi bunu hak ettiğini düşünmeye başlamıştı. Ona  göre şuan yaşadıkları tamamen geçmişte yaptıklarına karşılık geri dönen bir karmaydı.

Her zamanki iç çekişiyle Draco masanın üstündeki siyah tükenmez kalemini alıp işinin başına geri döndü.

Hogsmade Dükkanların kontrollerinin sonuçları

Karanlık eserleri hakkında bilgiyi onaylatma

Knockturn alley'de tehditlere karşı önlemleri

Kaçak ölüm yiyenlerin listesi

Sırayla kağıtların üzerindeki tüm yazıları okuyup yapacak görevlerini anlamayı denedi. Son okuduğu kağıtta ki yazıyı gördüğünde bu kağıdı ona inat verildiğini biliyordu.

Kaçak ölüm yiyenlerin listesi

Kısacası hala onların gözünde Draco, bir ölüm yiyendi. Ve bu ünvandan ölse dahi asla kurtulamayacaktı.

Nasıl Harry Potter kahraman ya da kehanetin çocuğu olarak anılmaktan kurtulamıyorsa Draco Malfoy'da ölüm yine ya da hain olarak anılmaktan kurtulamayacaktı.

Bu sonsuza kadar sürecek bir sesleniş olacaktı onun için. Geriye doğru yaslanıp ağrıyan başını rahatlatmak için işaret ve baş parmağıyla burun kemiğine bastırıp masaj yapmaya başladı.

Burun kemiğini yavaşça ovalarken bir taraftan da geriye yaslandığı sırada karşısında beliren beyaz tavana bakıyordu.

Bu tavanı 2 yıldır o kadar çok görüyordu ki artık bu duruma alışmış gibi hissetmeye başlamıştı.

Nerede hata yaptım ben.

Draco her gün bu beyaz tavana baktığında bunları düşünüp duruyordu. 'Nerede hata yaptım?' Zihninde her daim bu soru hep yankılanıp duracaktı.

Ve bu sinir bozucu sorudan asla kurtulamayacaktı. Sonunda Draco işine geri döndüğünde yığılmış beyaz kağıtlar yavaş yavaş azalmaya başlamıştı.

Her dakika kağıtları okuyup imzalarken bir taraftan da yeni şeyler yazıyordu. Böylece her zamanki gibi günlük rutin olan işini akşama doğru bitiriyordu.

Son kağıdı okuyup yeni cümle yazdıktan sonra imzalayan Draco kafasını hızla kaldırdı. Sonunda tüm kağıtlardan kurtulmuştu artık tamamen bu sinir bozucu işten bugünde kurtulmuştu.

Yarın izin günü olduğu için tüm gününü sinir bozucu bakanlık kağıtlarından uzak olup hayatının tadını çıkartırken dinlenecekti.

Draco'nun durumu iyiydi. Maddi durumu da yerindeydi. İstese işi bırakabilirdi. Harry Potter'ın sahip olduğu Potter ve Black ailesinin kasası kadar olmasa da maddi durumu güzel durumdaydı.

Ölüm yiyenlere katıldığından dolayı bakanlık Malfoy ailesi son durumda onlara yardım ettiğinden dolayı azkabana atmamıştı onun yerine gringotts kasalarından ceza olarak yüklü miktarda para almıştı.

Babası çok çalışıp eskisi kadar olmasa da paraları yerine koymuştu. Eski şatafatlı zenginliklerine sahip olmasalar bile Draco yine de zengindi.

Bundan dolayı istemezse çalışmayabilirdi. Ama kendisi çalışmak istiyordu. Ne kadar yorucu da olsa kendi ayakları üzerinde durmak zorundaydı.

Zor olsa da yaptıklarının karması olarak cezasını çekmek zorundaydı. Azkabandan ziyade bakanlıkta yoğun bir şekilde çalışmak onun için vazgeçilemez bir lütuftu.

Draco Malfoy memnuniyetle bu lütfu kabul ederdi.

Akşam olduğundan dolayı işlerinin bitmesiyle ayağa kalkan Draco, kapının arkasına astığı siyah ceketini beyaz gömleğinin üzerine giydi.

Ofisinin yanan ışığının kapatmasının ardından Draco kapkaranlık ofisinden çıkıp kapıyı da arkasından kapatıverdi.

Hızlı adımlarıyla kapanmak üzere olan asansörün kapısına elini uzatıp bindi. Arkasında her daim ona garip gözlerle bakıp izleyen iş arkadaşlarını umursamadan gideceği katın düğmesini basan Draco Malfoy derin bir nefes aldı.

Asansörün kapısının kapanır kapanmaz yoğun ve bir o kadarda rahatsız edici hava asansörün içerisinde yayılmaya başlandı. Asansörün katlarını gösteren ışığa bakan Draco, aceleyle kat sayılarının yavaş yavaş düşmesini seyretti.

İlk baş 3 sonrasında 2 ve 1. Her katta binen ve inen adamlarla 0'ncı kata gitmek Draco için epey uzun sürmüştü.

Sonunda 0'ncı katın yanmasıyla asansör kapısı açılır açılmaz Draco hızla asansörden indi ve ona garip gözlerle bakıp birbirlerinin kulaklarını fısıldayan insanları görmez geldi.

Aceleci adımlarıyla bakanlığın kapısından dışarı çıktığı anda Draco'nun ciğerlerine temiz bir hava giriverdi. Rahat nefes aldıktan sonra rahatlayan Draco, yorulmuş olan gri gözleriyle gülümseyip burnundan güzelce soluklanırken rüzgarın tatlı esintisinin tadını çıkardı.

Şuanda bugünün tüm yorgunluğunu üzerinde atıvermişti. Dışarı çıkmak o kadar iyi gelmişti ki hızla rahatlıyıvermişti.

Tam temiz hava için yürümeye karar verdiği sırada bir ses duyuverdi. Çöp kovasının gürültüyle yere düşme sesiydi.

Durup dururken düşen çöp kovası Draco'yu şüphelendirmişti.

Kesinlikle rüzgar yüzünden değil.

İçten içe Draco, kovanın düşmesinin nedeninin rüzgar olmadığını anlamıştı. Yavaş ve bir o kadar temkinli adımlarıyla düşen çöp kovasının yakınındaki duvarının arkasına saklandı.

Ardından ise hızla kafasını çevirip adımını oraya doğru atıp asasını doğrulttu. Karşılaştığı tek manzara karanlık bir boşluktu. Orada kimse yoktu. Sadece caddenin diğer tarafına doğru bağlayan bir ara sokak vardı.

Tam rahatlayıp nefes aldığı sırada tekrardan bir ses duydu. Ara sokağın öbür ucundan duyduğu rahatsız edici adım sesleri onu ürkütmüştü. Kaldırmak üzere olduğu asasını sıkıp kimse fark etmesin diye sakladı.

Adım sesleri yaklaşıyordu. Hızla kafasını çevirip adımını o tarafa yönelttiğinde siyahlar içerisinde bir adam görüverdi.

Asasını ona yöneltip yavaş adımlarla yaklaşırken "Tanrı aşkına bu çok sinir bozucu. Nereye koydum bu kağıdı." Diyen tanıdık ama bir o kadarda sinirli ses geliverdi.

Draco bu sesi duyur duymaz asasını yavaşça aşağı indirdiğinde gözlüklerin arkasında parıldayan yeşil gözler öfkeyle ona doğru çevrildi.

"Malfoy."

Öfkeden parıldayan yeşil gözleri görür görürmez "Potter-" Diye seslendiği anda kendisini hızla duvarı yapışmış şekilde bulan Draco, ne olduğunu anlamayı denedi.

Boynunu sıkıca kavrayan öfkeli eli tutup kendisinden uzak tutmayı denerken yüzüne doğru siyah bir asa çevriliverdi.

"Beni mi takip ediyordun?!"

Öfkeden parıldayan yeşil gözlerin ardından sorulan soru Draco'yu panikleştirmişti. Aceleyle kafasını sallayıp "Hayır. Takip etmiyordum." Dediğinde boğazını sıkan el uzaklaştı. Kendini nefes nefese kalmış bir şekilde yerde bulan Draco, tam rahatlayacağı anda siyah asa onun yüzüne doğru tekrardan yöneltildi.

"Açıkla. Neden buradasın?"

Nefesini sakinleştirmeyi deneyen Draco, ne yapacağını düşünürken karşısında ona doğrultulmuş asanın parıldadığını duydu ve acele etmesi gerektiğini anladı.

" Sadece bir ses duydum diye buraya geldim."

Dudaklarından panikle dökülen tüm kelimeler doğruydu. Hepsi o çöp kovasının yere düşme sesi yüzünden buradaydı. Harry'nin öfkeden parıldayan yeşil gözleri bu sözlerle parıltısını kaybetmişti. Hala sertti ama eskisi gibi derinliklerde öfke yoktu.

Onun yerine her zamanki nefret ve düşmanlık vardı.

"Bir daha sakın arkamdan yaklaşma."

Ona doğrultulan asayı geri çekip hızla uzaklaştığı anda Draco Malfoy, tek başına kaldığı ara sokağın sonunda rahat bir nefes almaya başladı.

Daha bir kaç saniye önce ofisindeki işinden bıkan Draco, ona doğrultulan asa yüzünden daha demin az kalsın ölecekti.

Acıyan boğazından bahsetmiyordu bile. Bu onun için en korkutucu günlerden biri olarak tarihe geçecekti.

6'ncı yılındaki Potter'ın tuvaleteyken ona doğrulttuğu büyü mü daha acı vericiydi yoksa şuan ki Potter'ın yaptıkları mı diye sorsalar direk ikinciyi seçerdi.

En azından ilkinde onu kurtaracak biri vardı ama şuan kinde yardım istese bile kimse onun yanına gelmeyi cesaret bile etmezdi.

Hatta Harry Potter'ın destek olup onu işkence edip öldürürlerdi. Harry Potter ile düşmanlığının bu kadar can yakıcı olduğunu biri ona söyleseydi onun sözlerini dinleyip Harry Potter'dan korkarak uzaklaşırdı.

Bu sayede onunla düşman olmazdı ve rahat bir şekilde yaşayıverirdi. Ama artık bu tarz saçma şeyleri düşünmemeliydi.

Çünkü her daim Harry Potter ile düşman olup herkesin nefretini kazan ölüm yiyen bir Malfoy alacaktı. Acıyan boynunu tutup ayağa kalkan Draco nefesini sakinleştirdikten sonra gri gözlerinden parıldamaya başlayan yaşlarla yürümeye başladı.

Tam ara sokağın ortasına geldiği anda simsiyah bir şey onun üstünü atladı. Panik ve korku karışımı duygularıyla "SİKTİR!!" Diye çığlık atıp yere düşen Draco, dört ayağıyla yere inen siyah kedinin mavi gözleriyle karşılaşıverdi.

Kedi masmavi gözlerini ona doğrultup dikleşmiş siyah tüyleriyle hırladıktan sonra hızla koşunca Draco rahatça soluklanmaya başlandı.

Ama sarışının hızlı soluklanışları sonunda ise hıçkırıklara dönüşmüştü. Karanlığın hakim olduğu bu ara sokakta Draco Malfoy bu dünyada tamamen yalnız başına olduğunu bir kez daha anlamıştı.

Gri gözlerinden yavaşça akan yaşlarla kızarmış olan boynunu tuttuktan sonra gökyüzündeki beyaz ayı seyretti. Onun için yapıla verilecek en iyi tek şey bir şeyi seyretmekti sonuçta.

Bir kez daha karmanın korkunç bir bok olduğunu anlamıştı bu gece.

...

 

Eve gelir gelmez Draco'nun yaptığı ilk iş üzerindeki siyah ceket ile beyaz gömleği çıkartıp banyoya koşmak olmuştu. Aynanın karşısında daha demin kahraman olarak anılan Harry Potter'ın elleri tarafından sıkılmış olan kızarmış olan boynunu dokunduktan sonra musluğu açıp elini yüzünü yıkadı.

Kızarmış gri gözlerinde şu anda çok yoğun bir yorgunluk akıyordu. Elini yüzünü yıkamasının ardından musluğu kapatıp lavabonun yanına asılmış olan beyaz havluyla yüzünü kuruladı. 

Aynadan bir kez daha kendisine baktığında Draco'nun görebildiği tek şey yorgunluktan tamamen pes etmiş bir adamdı.

20 yaşında olmasına rağmen artık kendisini bir genç olarak görmüyordu. Yüzü ne kadar genç ve güzel gözükse de kendisini artık eskisi gibi muhteşem biri olarak görmüyordu.

Onun gözünde tüm inandığı her şey Hogwarts savaşının sonunda tamamen paramparça olmuştu. Geriye kalan tek şey ise boş olan gereksiz Saf kan olduğuna dair sözlerdi.

Artık kan durumunu ne kadar gereksiz ve önemsiz olduğunu anlamıştı. Ne kadar geç olsa da sonunda anlaması onun gibi bir aptal için bir mucizeydi.

Ne kadar anlasa da zihninde hala 'Bulanık' diyen sesler yankılanıyordu. Geçmişte ki halinin sırf muggle doğumlu cadı ya da büyücü olduğu için herkese söylediği o kelime şuan korkunç bir şekilde zihninde yankılanıyordu.

Özellikle Granger'e o sözü söylediği o anı düşününce ister istemez öfkeleniyordu.

Geçmişte ki halimi görürsem onu bu kelimeyi söylediği için yumruklayacağım.

Draco bunu düşünürken Hermione Granger'ın onu yumruklayıp burnunu kanattığı o anı aklına getirdi. İster istemez sıkılan dişleri arasında bir sırıtma ortaya çıkıvermişti.

"Zaten bir kere yumruk yemiştim. Ona rağmen yine de dersimi almamıştım değil mi?"

Ne kadar dayak yerse yesin geçmişteki halinin asla akıllanmayacağını biliyordu. Eğer akıllansaydı Potter'ın ona verdiği derslerle akıllanırdı değil mi?

Sonunda tuvaletten çıkan Draco, karanlık olan salonuyla bütün olan sade mutfağına geçip ışığı açtı.

Işığı açtıktan sonra buz dolabını açıp soğumuş olan sürahi de ki suyu aldı ve dolaptan aldığı bardağa boşaltıp hızla içmeye başladı.

Hava soğuk olsa da Draco'nun içi bugün yaşadığı tüm stresten dolayı yanıyordu. Ve bunu ne kadar soğuk olsa da bir soğuk su çözemezdi.

Onu çözebilecek olan şey şu anda bu dünyada yoktu...Değil mi?

Üstünü çıkarıp beyaz pijamalarını giyer giymez Draco, sarı saçlara sahip olan kafasını heyecanla yastığına koydu.

Yarın neyse ki izin günüydü bu sayede azda olsa dinlenip sinir bozucu işten kurtulacaktı. Hafta sonu iki gün boyunca izinliydi.

Ne kadar kısıtlı bir sürede olsa rahat bir nefes alıp dinlenecekti. Hatta belki bu izin günlerini fırsata çevirip memur olarak çalışan Blaise ile St. Mungo'da şifacı olarak çalışan Pansy'i ziyaret etmek için kullanabilirdi.

Bu sayede ona karşı ikisi bir daha birleşip söylenmezlerdi. Rahat bir nefes aldıktan sonra Draco gri gözlerini ağır bir şekilde yavaşça kapattı.

...

*Drrrr*

*Drrr*

Gri gözlerini açtığında Draco, aceleyle gürültülü alarmının sesini kapattı.

Ne çabuk sabah oldu sanki daha bir kaç dakika önce uyumuş gibi geliyor. Diye düşünüp esnerken pencereden kapkaranlık gökyüzüyle karşılaşıverdi.

Daha gecenin hakim olduğu ve ayın tepede olduğu saatteydi. Kafasını çevirip gri gözlerini saatte yoğunlaştırdığında kırmızı yazılarla kocaman şekilde 12:00 yazdığını gördü.

Daha saat gecenin 12'siydi. Daha sabah olmayı bırak uyuyalı sadece 3 saat geçmişti. Merakla alarmını kaldırıp bakındıktan sonra bir problem bulamayan Draco, sarı kaşlarını çatıp "Bozuldu mu acaba?" Diye söylenmeye başladı.

Daha önce alarmı böyle bir şey yapmamıştı. Neden durup dururken bunu yaptığını bir türlü anlamamıştı. Sonunda ise çok uykusuz olduğundan dolayı umursamayıp yatmaya geri döndü. 

Sıcacık olan beyaz yatağı her daim onu gülümsetmeyi başarıyordu. Draco Malfoy tatlı uykunun tadını memnuniyetle çıkarmaya karar verdi.

Saatler ilerlerken ve gökyüzündeki yavaş yavaş batmaya başlarken Draco'nun gri gözleri açılıverdi.

Daha alarm çalmadan önce açılan Gri gözler, etrafı gördüğünde şoktan titremeye başlamıştı.

"Burası neresi?!"

Meraklı bir şekilde etrafına bakınıp kafasını bir sağa bir sola çevirdi. Gördüğü tek şey beyaz bir içlikti.

Bu bir rüya mı?

Beyaz boşluğu görür görmez Draco'nun aklına tek gelen şey ise zihninin ona bir oyun oynadığıydı. Ona göre bu sessiz yer sadece garip bir rüyaydı.

Yani başka bir açıklaması olabilir miydi ki?

Ya ondan intikam almak isteyen cadı ya da büyücüler onu buraya getirip hapsetti. Ya da hepsi sadece saçma bir hayal gücüydü.

Ayağa kalkıp etrafına bakınıp yürümeye başladığında ağzından "Hayal gücüm de amma garipmiş." Cümlesi çıktı.

Ona göre kimse onu buraya hapsetmemişti. Sadece zihninin ona oynadığı saçma bir oyundu. Biri  ondan intikam almak için buraya hapsetseydi eğer yapacağı ilk iş ondan intikam alıp geçmişteki yaptıklarından dolayı acı çektirmek olurdu.

Ama buraya geldiğinden beri 10 dakikadan fazla geçmişti ve kimse ona işkence edip saldırmıyordu. Draco kaç dakikanın geçtiğini bilmese bile içinden bir his etrafı incelerken sürenin bu kadar geçtiğini söyleyebiliyordu.

Tam pes edip geriye doğru adım atacağı sırada siyah bir kedi ortaya çıktı. Draco bu kediyi daha önce görmüştü. Mavi gözleri parıldayan bu kedi yüzünden bir kaç saat önce Potter onun boğazına yapışmıştı. Şimdi onu sinir bozucu duruma sürükleyen kara kedi şu anda karşısında kocaman mavi gözleriyle ona bakıyordu.

Sanki davranışlarını ve hareketlerini koskocaman mavi gözleriyle izliyormuş gibiydi. Ne yapacağını izleyen bu kedi ona korkutucu gelmişti.

Nedense ondan uzaklaşmak istedi. İçinden bir his o kediden uzak dur demesine rağmen Draco Malfoy bunun saçmalık olduğunu düşündü.

Masum gibi gözüken bu canlının ona zarar vermesi imkansızdı sonuçta. Sadece siyah bir kediydi değil mi?

Yavaşça eğilip elini siyah kedinin kafasına yaklaştırdığı anda bir pençe hızla onun elini tırmaladı. Draco kanayan sol elini acıyla "Acıdı." Diye ovuştururken kedi dikleşmiş siyah tüyleriyle hırlayıp onun üzerine daha önceki gibi tekrardan zıplayıp uzaklaştı.

Bembeyaz zeminde kedinin zıplaması yüzünden yapışan Draco, ayağa kalktı ve daha demin ne yaşadığını düşündü.

Yani şuan ki yaşadıkları ona biraz saçma gelmişti.

Geçmişteki halim olsaydı büyük ihtimalle bundan şikayet edip babasına koşardı.

Bu alaycı düşüncesinin ardından Draco'nun yüzünde acı bir gülümseme ortaya çıkmıştı. Neredeyse her yerde geçmişteki benliğiyle şuan ki halini kıyaslayacak garip şeyler ortaya çıkıyordu.

Bu durum onun için artık acı ve sinir bozucu bir hal almaya başlamıştı. Tam tekrar adımını atıp yürümeye başladığı anda birden tüm her yer kararmaya başladı.

Bembeyaz olan garip mekan birden siyahlaşmaya başlamıştı. Karanlık tarafından yutulan bu alanda hiç bir şey göremeyen Draco tam gözünü ovuşturduğu anda bir ses geldi.

Sana 3 şans veriyorum.

İyi değerlendir.

Nazik ama korkutucu gelen bu ses Draco'nun zihninde yankılanmaya başlamıştı. Ne olduğunu anlamadığından dolayı telaşla etrafına bırakan Draco "KİMSİN SEN?!" Diye bağırdı. 

Ama Bedeli sonra alınacak Demesi dışında başka hiç bir yanıt alamamıştı.

Onun yerine aldığı tek şey ise tüm vücudunun çökmesi ve karanlık olan bu mekandan daha karanlık olan göz kararmasıyla boğuşmak olmuştu.

Draco'nun gri gözleri kapanmadan önce ona yaklaşan karanlıkla kamufle olmuş simsiyah kedinin mavi gözlerini izledi.

Draco Malfoy artık ne olduğunu anlamıyordu.

Tüm nefes alış verişleri kalp atışlarıyla hızlanmaya başlamıştı. Sanki vücudu ona korkunç bir şey olacağına uyarırmışçasına alarm gibi ötüyordu.

Çok kötü bir hissiyatın içerisinde kaybolan Draco, sonunda kalp atışları ve nefes alış verişleri sakinleştikten sonra ağırlaşmış olan göz kapakları hafifleşip açılmaya başlandı.

Draco Malfoy gri gözlerini açtığında bembeyaz bir tavanla karşılaşmıştı.

Ve bu tavan ona pek iyi anılar getirmemişti. Hızla büyük olan bembeyaz yatağından kafasını kaldıran Draco'nun telaşlı gözleri siyah kedinin onu tırmaladığı sol eline kaydı.

Kedinin tırmalama işareti yerine sol elinde kocaman harflerle 3 yazısı yazıyordu. Sarışın bu siyah harfle yazılmış olan bu rakamın ne anlama geldiğini anlamamıştı.

"Ne oluyor böyle?"

Etrafına bakındıktan sonra Draco'nun ağzından çıkan tek soru buydu. Eskiden yaşadığı Malfoy malikanesine geri dönmüştü.

Daha bir kaç dakika önce evinde sade beyaz yatağında yatan 20 yaşındaki genç, şimdi ise devasa bembeyaz renkte olan yatağında 11 yaşındaki vücuduyla yatıyordu.

Küçülmüş olan sol elindeki sayıya Draco Malfoy defalarca bakmaya ve ne olduğunu anlamaya devam etti.

Kendisi şimdi 9 yıl önceki zamana geri dönmüştü.

...