Actions

Work Header

Rating:
Archive Warning:
Category:
Fandom:
Relationship:
Characters:
Additional Tags:
Language:
Türkçe
Stats:
Published:
2024-09-05
Words:
1,994
Chapters:
1/1
Kudos:
10
Hits:
1,786

-DoL-

Notes:

Bu "eser" wrongdodo' nun Full Of It adlı ficinin çevirisidir.

 

:)

Work Text:

Daha çok su içmenin getirdiği yararları biliyorsun. Zinde, enerjik ve dersle alakalı olman gerekirdi. Ama görünen o ki yıllarca alıştığın yetersiz su alımını değiştirmek sandığın kadar kolay değil. Vücudun bu büyük orandaki suyla nasıl başa çıkacağını bilmiyor.

Aslında iyi başlamıştın, ama matematik dersinin ortalarında, meshaneni tutmak birden bire savaşa dönüştü. Sınıf arkadaşların muhtemelen sıranda oradan oraya kıvranarak, karnının alt tarafına oluşan baskıyı hafifletmeye çalıştığını fark etmişlerdir. Kıvrandın ve kıvrandın, oturma pozisyonunu değiştirerek kendini meşgul tutmaya çalıştın. Bunlar vızıldayan beynini biraz olsun sakinleştiriyor gibiydi, sende elindeki kalemi endişeyle çevirmeye başladın. Dikkatini zorla toparlaman için bu kadar yeterliydi. Bu noktada River sana nükleer füzyon öğretse bile olurdu.

Çaresizce tuvalet izni alma raddesine geldiğinde, hocan bıkkınlıkla iç geçirdi. Ders başlamadan önce gidemez miydin? Sadece 10 dakika daha kaldı.

Peki. Kalemini sıkıca kavrayarak, saate bakıp bakıp durdun. River’in aşırı bıkkınlık getiren sesi özellikle şu anki halinle hiç çekilmez, dersi her zamankinden yavaş anlattığından şüphelenmeye başladın.

Çeneni sıktın, nefes egzersizleri tekrarladın, karnındaki doluluğa odaklanmak haricinde ne varsa yaptın. 10 dakika. Beklenebilir – bu saate kadar tuttun nasıl olsa.

Gizlice, ders biter bitmez en yakındakı tuvalete koşma planları yaparak, eşyalarını topladın. Pek uzak sayılmaz – içindeki patlamaya hazır torbaya rağmen, tuvalete giden yolu en ince ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsun. Ne kafatasının arkasından sekip giden silgi, ne de sınıfın arkasından gelen kahkahaların sesleri bile odağını bozamıyor. Tutabilmek için tamamen odakta kalmak senin tek şansın.

Böylelikle, put kalmaya çalışıyorsun.

Zil sesi. Saniyeler içinde çantanı alıp, kapıya doğru koşturuyorsun. River hâlâ konuşuyor, ama kimin umrunda? Ders bitti mi, bitti.

İlk kapıdan geçip, sonrasına kısa koridoru koşturuyosun – özellikle uzun ve hızlı adımlar atarak. Sen hedefine yaklaştıkça etrafındaki öğrencilerin ayakkabı gıcırtıları silinmeye başlıyor. Önündeki lavaboyu görünce, depar atma zamanının geldiğini anlıyorsun.

Ama bir el seni omzundan tutup sarsıyor ve çantan bir şeye takılıyor. Şaşkın bir şekilde arkana bakıyorsun – çünkü bu kıvranırken öldüğün dersten sonra kendine söz verdiğin tatlı mı tatlı kurtuluş değil.

Daha tepki veremeden sert dolap sırtına çarpıyor, soğuk metalin vücuduna çarptığındakı çıkan ses nefesini bastırıyor. Kolların iki yanında hapsolur ve karşındaki kötü niyetli gülümsemeye bakmaya mecbur kalırsın. İçindeki o ölümcül baskının hemen üstünde bir yerlerde, heyecanın kursağında kalır.

“Acelen ne, sürtük?”

Lütfen, şimdi olmaz.

Başka her zaman olur, ama şimdi olmaz.

Hiç şaşırtıcı değil aslında – bu orospu çocuğu zayıf olduğunu her andan besleniyor. Matematik dersinde kıvranışlarını izlemesi çok eğlenceli olmuş olsa – yani, Whitney neden gösteriyi biraz daha uzun tutmak istemesin ki?

Kollarının arasından sıvışmaya çalışmak sana dolaplara yeni bir sert itiş kazandırıyor. Çantanı yere düşürüyorsun– o gereksiz ağırlık seni sadece yavaşlatıyordu ne olsa. Çantan onun sert tekmesiyle gözden uzaklara sürükleniyor. Çantayı unut gitsin, şuan önemli değil.

Kendini toparlayıp sesini kalınlaştırıyorsun. İnsanlar zorbalarla başa çıkarken öz güvenli olmalısınız derler, değil mi?

“Gitmem gerekiyor, Whitney.”

Tamam, sesin bir tik acınası çıktı, ama maalesef ki, elindeki tek koz bu. Tekrar çeneni sıkıyorsun – onun iyi tarafına denk gelmeye çalışıyorsan, hüsrana uğrayacağın bariz.

“Gerçekten, gitmeliyim.” Israr edersin.

Güler. Tamam, B planı.

Şaşırmasını umarak, kolunun altından geçmeye çalışırsın – ama korkunç derecede hızlı ve olması gerektiğinden güçlü elleri, omuzlarını kavrar ve bu sefer daha sert bir şekilde dolaplara geri iter. Acı omurgandan dolaşarak kafanın arkasında zonklar.

“Yok... Tam burada... Kalacaksın.” Diye yaklaşır ve fısıldar. Aptal saçı yanağını gıdıklarken sıcak nefesi kulağını gıcık eder.

Bacağı yavaşça bacak arana kayar, aranızda havanın girebileçegi bir mesafe bile yok, baskı uygulamaya başlar. Hareketleri neredeyse katlanamayacağın derecede – fark etmeden inlemiş olabilirsin, sırıtırkenki çıkardığı nefes boynuna işler, tüylerini diken diken bırakır.

Whitney’in seni gergin hissettirmesi zor değil. Senin hakkında en çok sevdiği şey bu olabilir hatta, ki sen bundan nefret ediyorsun. Bacağını yavaş ve amaçlı kullandığındaysa, çok daha kötü. Yavaş nefes alış verişlerle sakin kalmaya çalışan da, vücundaki her bir nöron kaçmak için çığlık atıyor. Çünkü neler yapabileceğini çok iyi biliyorsun.

Tuvalet görüş açında, acı verici derecede yakında. Birkaç öğrenci sakın sakin girip çıkıyorlar, kendini beğenmiş herif seni kapana kıstırmışken seninle dalga geçiyorlar adeta. Çelik gibi gözleri seninkileri takip ediyor, sen tuvalete özlemle bakarken sırıtışı genişliyor. Koridorun gürültüsüne rağmen el kurutma makinesini ve içeridekilerin fısıltılı dedikodularını duyabiliyorsun. O kadar yakininda ki... çığlık atabilirsin.

Kasıtlı olarak birazcık çekilir. Daha şimdiden rahatlamaman gerektiğini çok iyi biliyorsun, aranıza çok da mesafe koymadı zaten. Sadece elini karın bölgene sokabileceği kadar mesafe.

Titrek bir sızıltı dudaklarından dökülür. Avcunun içi tam olarak kemerinin oraya bastırıyor, içerideki doluluğu seziyor. Yapabileceğin hiçbir şey yok – nefesini kontrol altına almaya çalışmak tek karşı koyma seçeneğin. Gözlerin sımsıkı kapalı, elinin altında oluşan kasılma haricinde her şeye umutsuzca odaklanmaya çalışıyorsun.

“Whitney... dur...”

“Ne durayım?” Sesindeki eğlence sanki milyon tane iğneymiş gibi acıtıyor.

“Hiçbir şey yapmıyorum...”

Şimdi daha sert bastırıyor, kedinden emin ve ritmik bir şekilde. Dizi hala oyalanırken sen yavaşça tuttuğun nefesi salmaya çalışyorsun. Orandaki acıyı rahatlatmak için en küçük şeye muhtaçsın. Gözlerini kapatıp başka yerde olduğunu hayal ediyorsun.

“Lütfen.... Yapma....”

“Neyi yapmayayım? Diye azarlar, sanki kelimelerin yeterince açık değilmiş gibi.

“Bunu mu?”

Whitney şişmiş meshanenin tam ortasına sertçe bastırır. Bu sefer dişlerinin arasından iniltin yankılanır. Ve onun gülümsemesi genişler.

“Eğleniyormuşsun gibi duruyor.” Sen bacaklarını tüm gücünle birbirine bastırırken, karnının üstünde parmaklarını düşünürcesine tıkırdatır. Doğrusu çişini tutmaya o kadar odaklısın ki, parmağı tenine her temas ettiğinde çıkardığın küçük, acınası iniltilerin farkında değilsin.

Her dokunuşu başka bir ses çıkarmana sebep oluyor. Çabalarına rağmen, çamaşırında ıslanmaya başladı. İnanılmaz bir şekilde hala tutmaya devam ediyorsun, ama vücudun bu zorbalık karşısında daha ne kadar ayakta kalır emin değilsin.

“Lütfen, Whitney....” diye ağlanırsın. Eğer seni bırakırsa karşılığında yapacaklarını sıralamak istiyorsun, ve koridorun ortasında herkes görsün diye işemek anlamına gelmeyecekse, her şeyi yapmaya hazırsın. Ama sözlerin çıkmıyor, bir kaç kelime sarf edebilecek beyin kapasitesini kendinde bulamıyorsun.

“Devam etsem ne olur, hm?” Whitney yine meshanene bastırır, baskı senden başka bir inleme sökerken sırıtır. “Ne yaparsın?”

Basitçe, yapabileceğin bir sik yok. Bu acınası farkındalık içini karamsarlıkla kaplar. Bu ilk defa zorbalığa uğraman değil ama en kötüleri kategorisinde başı çekiyordur. Şimdiye kadar çoğu öğrenci binayı terk etti, kalanların bacağından süzülüp yerdeki fayanslarda birikinti oluşturacak idrarını mutlaka fark edeceklerdir.

Whitney senin zayıf vücudunun dolaplardan kayıp yere oturmasına izin verecek kadar çekilir – bacakların sanki yer çekiminin etkisini zayıflatmak istermiş gibi altında katlanırlar. Götün yere değdiği anda çamaşırın biraz daha ıslanır. Ama eğer gözlerin seni yanıltmıyorsa.... Kalkabileceğin kadar mesafe var. Düşüncesi bile absürt, ama.... gidebilir misin... ki?

“Siktir git, o zaman.” Omuz silkerek uyarır.

Gözlerine inanamayarak hemen ayağa kalkarsın. Whitney gitmene izin vermekle kalmayıp, sanki tüm bu zaman boyunca orada durması seninle alay etmiyormuş gibi, kafasıyla tuvaletleri işaret eder.

Ve arkasını dönüp gidiyor da. Tüm o şeyler... ve böylece gitmene izin veriyor. Tam olarak onun yapacağı büyük, sikik bir şaka gibi... Onun bu tuhaf oyunlarını düşünecek zamanın yok – tuvalete doğru koşuyorsun. Yakınında ve elin kapıyı açtığındaki o sevinçle, vücudun sana ihanete etmeye çok yakın. Kapı kolayca açılıyor. Muhtemelen kabinler şimdiye boşalmıştır zaten, işine gelir, çünkü kapıyı arkandan kapatabilecek zamanı bulabileceğinden emin değilsin. Sikinde de değil.

Gözlerin hedefine kitlenmişken güçlü kollar seni tutar ve arkadan belini sararıp havaya kaldırır. Sıcak idrarın saniyeler içinde içinden fışkırmasına sebep olur.

İçinde toplayabildiğin ne kadar güç varsa kurtulmayaz karşı koymaya çalışırsın. Uzanabildiğin neresi varsa uzanır, bacağınla Whitney in bacağını tekmelersin. Ama tüm bunlar onun daha sert sıkmasıyla sonuçlanır – o kadar sert sıkar ki neredeyse patlayacaksın. Kulağına hırlarken içinde acımasız bir tını var.

“Gidebilirsin dedim mi?”

Bir nabız ıslaklık. Sonra bir tane daha. Yerini sabit akışa bırakmadan önce bir tane daha...

Bir avuç dolusu sidik çoktan külodunu deldi geçti, yere ulaşmadan saniyeler önce önünde ne kadar kıyafet parçası varsa hepsini senin utanç verici vücut sıvınla boyadı. Onun kollarında haraketsizce sallanırsın, stress ve utanç karışımı düğüm boğazına oturur.

Sonu gelmiyor. Gülüyor, duymayı istemediğin ses dalgaları tuvalet duvarlarından sekip kulağının içini tırmalıyor. Gözlerin yaşlanmıs ve yanakların kızarmış olsa da, sonunda rahatladığın için mutlusun ve bundan utanıyorsun.

“Siktir be, iğrenç...” Whitney homurdanır. Bir şekilde kalbine hançeri saplayan şey ses tonusunun bu kadar normal olması, sanki buradaki suçlu o değilmiş gibi.

“Gerçekten altına işeyeceğini düşünmemiştim doğrusu.”

Düşündüğün gibi etrafa sıçramıyor, sadece devam eden, sıcak, yapış yapış bir sıvı floresan ışık altında parıldıyor. Islanmış okul üniformanın ağırlığı rahatsız edici şekilde üstüne yapışıyor. Ayakkabılarına doluyor ve çoraplarına siniyor.

Whitney seni tutmayı bırakır, bir çuval gibi yere devrilirsin. Üzerlerine çökmeden önce dizlerin yere çarparlar. Arkandaki bedeni tuvaletin üstüne gölge yapar. Acınasılığın sisinde, bir yırtıcı ve pis tuvaletin arasında sanki idrarla ıslanmış bir fare gibi durduğunu kavrayamıyorsun. O seni uzaktan ayağıyla ileri dürterken yüzündeki kötü niyetli sırıtışı sadece hayal edebiliyorsun.

“Aww... Çok da yakındın...” diye dalga geçiyor.

Nasıl cevap verebilirsin ki? Durum zaten kendi kendine konuşuyor, ama o, hala devam ediyor. Sanki senin sessiz aşağılanman onu yeteri kadar eğlendirmiyormuş gibi senden bir lokma tepki daha çıkartmaya çalışıyor. Islak kıyafetlerinin üstüne nasıl durduğunu fark ediyorsun. Çekilmeden önce ayağıyla bir kez daha dürtüyor. Sonra senden tepki emrediyormuşasına daha sert vuruyor.

“Bana borçlusun, sürtük.”

Boynunu çevirip ona bakarsın, ışıklandırması yeterli olmayan bu dar alanda yüz hatlarını görmek kolay değil. Yine de, ona ne dediğini anlamadını gösteren bir yüz ifadesini takınırsın.

“Ne-?”

“Üstüme sidik değdirdin lan.” Kapıya yaslanıyor, baştan beri endişeli rolü yapıp seni kandırdıktan sonra, umrundaymış gibi yapmaya tenezzül dahi etmiyor. Kemerinin tıkırtısı sana borcunu nasıl ödeteceğinin ön gösterimi adeta. Gözlerin endişeyle açılıyor.

“Ciddi misin?”

“Evet, ciddiyim.” Homurdanır – ama ses tonu yapacağı işten biraz olsun memnun olduğunu gösteriyor. Bir anda, eli saçını sıkıca kavrar, kafanı giderek sertleşen sikine sürükler. Buna şaşırmanın artık gereği yok.

Ona sakso çekmeye ne kadar alıştığını fark edersin. İsteksizce, topuklarının üstüne oturarak Whitney’in saniyeler içinde boğazına yapacaklarında biraz kontrolün olsun diye bacaklarına tutunursun. Bugün, yavaştan alıyor; kalın ucunu ağzından kaçırıp dudaklarının üstünde gezdiriyor. Sense dudaklarını aralayıp sanki kırmızı halıymışçasına onu davet ediyorsun. Dilin dışarıda ve düz. Gözlerinin içine de bakıyorsun. Yüzünün tam ortasına bir tane geçirme arzunu bastırıp, yapabileceğin en ayaratıcı ve tatlı yüzü yapıyorsun ki, işini çabucak bitirsin ve bu sabah hangi delikten çıktıysa oraya siktirsin gitsin.

Belli ki, bugün normalden daha sadist hissediyor – belki de seni dolapların orada kıstırmasından anlamalıydın. Ve şimdi niye eğlenmesin? Sanki bunda daha çok yerin dibine girebileceksin. Ama bu kadar sessiz olması hayra alamet değil. Ellerini bacağından çeker. Hızlı ve sert hareketlerle aletini ağzının içine sokup çıkarır, her inlemende biraz daha sert davranır. Belki, şu zamana kadar domuzca davranışların tadını çıkarıyordur; tepende şeytanca sırıtan yüzünü gördükçe.... kesinlikle durum bu olabilir.

İlk idrar damlaları kaşının üstüne damlar, yavaşça gözüne akıp sen gözlerini sımsıkı kaparken bir sonrakisi ise burun kemerine çarpar. Hemen refleksçe geri çekilirsin, ama kafandan kavrayan güçlü parmaklar buna engel olur, işkencesine katlanasın diye seni yerinde tutar. Sıcak akış damağına çarptığında, refleksif öğürmelerin bir kısmının ağzından fışratıp dudaklarından akmasına sebep olur. Sen burun deliklerini nefes vererek temizlemeye çalışırken gülüşü tuvalette yankılanır.

“Şimdi eşitlenmedik mi?” Pis idrarıyla yüzünü boyarken sırıtır.

Saçını kafa derinden koparmadan yüzünü çevirmen olanaksız. O yüzden umutsuzca onu ittirmeye çalışırsın. Ki, başardığın tek şey üstüne başını daha fazla pisletmek. Bir tek üstündeki tişört kendi idrarından kaçmayı başarabilmişti, an şimdi Whitneyinkisi kollarından akıp, dirseklerindeki kumaşta birikiyor, kolayca tişörtün tarafından emiliyor.

Sade bir akış değil, daha çok kısa süreli fışkırmalar halinde – muhtemelen bir yandan savaştığı sertliği yüzünden. Ama belli ki, kararlı. Devam edebilmek için nefesini düzenleyip sadece önündeki işe odaklanıyor.

Birazcık merhamet ile, çok geçmeden tek tük kalmış damlaları da ağzına savurarak kafandaki ellerini çekiyor. Birden bire zonklayan kafan ne kadar da sert tuttuğunu fark etmeni sağlıyor. Gözlerini siliyorsun, sonra ellerinin ıpıslak olduğunu fark edip küfürler sayıklarak kör bir şekile en yakındaki tuvaletten peçete bulmaya çalışıyorsun. Parmakların tuvalet kağıdını tutan plastiği kavrıyor, almaya çalışıyorsun ama içi boş. Siktir. Kirli ellerinle gözlerini ovuşturmaya devam. Bir süre sonra, gözlerini yavaşça aralayıp tanıdık saldırganının yüzüne bakıyorsun.

Whitney’in sana baktığı iğrenmiş yüzü analiz edecek olursan, gerçekten görmeye değer bir manzara olmalısın. Çoktan öğrenmiş olduğun, kendinden sapıkça memnun olduğunu gösteren gözlerinin ardında bir tutam olsun acıma duygusu var. Yanına çömeliyor. Sense korkmuş bir tavşan misali irkiliyorsun, neredeyse devrilirsin. Bu sefer, dilini dişlerinin arkasına gizleyerek sırıtışını gizleme nezaketinde bulunuyor.

“Şimdi eşitlendik...” Uzanır... Sadece burnunun ucuna parmağıyla dokunmak için. “Değil mi?”

Whitney'nin yaptıklarının yeterli olmadığını düşündüğün zaman için kendini affediyorsun. Ayağa kalkmasını izliyor, ona yönelttiğin yoğun bakışın şaşkınlık mı yoksa öfke mi olduğunu pek umursamıyorsun. Sanki ne düşündüğünü umursamaya başlayacak, sikinde değil.

Whitney her zaman sergilediği aynı kayıtsız tavırla, ayrılmak için arkasını dönüyor, bu sokuk şeyi yapmadan önce ondan nefret ettiğinden bir tık daha nefret etmesi kolay. Kapı kolayca kolayca koridorun sessizliğine açılır.

“Sonra görüşürüz, orospu.”