Work Text:
GİT
Alya ve Boran o gün resmi olarak boşanmıştı. Boran’ın kirli oyunlarına rağmen Cihan tüm gücünü kullanmış ve velayetin Alyada kalmasını sağlamıştı. Şimdi adliyenin önünde arabaya doğru yürüyorlardı. Normalde uzun zamandır bekledikleri mutlu gelişmenin ardından el ele daha da büyük bir aşk ve tutkuyla çıkmalılardı bu adliyeden ama öyle değildi. Çünkü daha bir hafta kadar önce Cihan Alya’yı bir tırda yakalamıştı kaçmaya çalışırken. Ve bu derinden Cihan’ı yıkmıştı.
Adliyeden çıkmış arabalara doğru yürürken Cihan sert ve net bir emirle Kadir’e döndü,
“Kadir, diğer arabaya geç”
Ve kendi direksiyona geçti. Her zaman yaptığı gibi Alya’nın kapısını açmamıştı. Alya derin bir nefes alarak ilerledi ve Cihan’ın yanına, ön koltuğa oturdu.
Arabanın içinde fırtına öncesi bir sessizlik hakimdi, sadece motorun uğultusu ve tekerleklerin titreşimi bir de ikisinin alıp verdiği nefesler duyuluyordu. Tek bir ses dahi çıkmıyordu. Çünkü Cihan ilk kez kızgın değil kırgındı. Hayatta çok şey onu üzmüş, kızdırmış ama bu kadar kırmamıştı. Bir hafta önce Alya’nın herşeyden vazgeçip Sadakat Hanım‘ın planı ile ülkeden çıkma planı Cihan’ın kalbine kor gibi düşmüştü.
“Nasıl yapabilir” diye geçiriyordu içinden defalarca. “Böyle kolay mıydı? Bu kadar şeyden sonra? Hala gitmek böyle kolay mı onun için…”
Ama biliyordu kolay olmadığını. Yine de kırgınlığı geçmiyordu. Alya onun arkasından iş çevirmişti. Cihan’a hiçbir şey belli etmeyip sessizce gitmeyi planlamıştı. Bir vedayı bile çok görmüştü. Evet belki Alya ilk günden beri kaçmayı düşünüyordu, gitmesini tek çare görüyordu ama hiç mi bir şey değişmemişti? Çok şey değişmişti.
Alya arkasında koskoca bir enkaz bırakacağını bile bile gitmeyi seçmişti. Oğlu için.. oğlu için kendinden vazgeçmişti, Cihandan vazgeçmişti, aşklarından vazgeçmişti…
Cihan vazgeçilen olmanın acısı ile oturuyordu şimdi bu arabada. Alya ise sessizdi. Jandarmanın gelişi ile Boran’ın kurduğu kumpasta yakalanan Alya zaten birkaç gün karakolda kalmıştı. Sonrasında hepsinin bir kumpas olduğu anlaşılıp Alya aklanınca ve çiftlik evine dönünce dahi Cihan yanına gitmemişti. Kısacası bu konuyu bir haftadır konuşmuyorlardı.
Alya Cihan’ın Kadiri göndermesi ile zaten anlamıştı konuşacaklarını. Deniz şuan konaktaydı. Cihan çiftlik evine gidip orada konuşmayı planlıyordu ve bu yolu beklemek bile onun için çok zordu.
Yol bir şekilde geçip de çiftlik evine geldiklerinde Cihan kapıdaki korumaları bile kovdu. Alya önde Cihan arkada eve girdiler. Alya kabanını çıkarıp koltuğa bıraktı. Ardından yavaş hareketlerle koltuğa oturdu ve beklemeye başladı. Ellerini önünde birleştirmiş bütün gerginliği ile bekliyordu. Cihan’ın hareketlerini görmüyor ama hissediyordu.
Cihan kabanını çıkarmadı, belirgin ama yavaş adımlarla mutfağa yöneldi. Bir bardak alıp kendine bir bardak su doldurdu ve tezgaha yaslanıp Alya’nın silüetini izlemeye başladı. Onu sadece arkadan görüyordu, Alya oturmuş, ellerini önünde birleştirmiş gelebilecek her şeye hazır bir şekilde bekliyordu. Birkaç dakika sonra Cihan Alya’nın çok net duyabileceği bir şekilde bardağı tezgaha bıraktı ve beklemeye başladı.
Bu sessizlik Alya’yı rahatsız etmeye başladığında bozdu Alya sessizliği,
“Bir şey söylemeyecek misin?”
Cihandan cevap gelmedi. Bu yüzden Alya dizlerinden güç alarak doğruldu, Cihan’a baktı. Döndüğü an Cihan’ın kırgın bakışları ile karşılaştı. Onun hala kabanı ile tezgaha yaslanmış durduğunu doğrudan Alya’ya baktığını gördü. Kaşları çatıldı:
“Neden kabanla duruyorsun?”
Birkaç adım yaklaşırken kabanını işaret edip ekledi,
“Gidecekmişsin gibi”
Cihan birbirine bağladığı kollarını çözdü ve Alya’ya yaklaştı. Sesinde Alya’nın çok uzun zamandır duymadığı o kırık yorgun soğuk ton vardı, kaşları çatılmış, çenesi gerilmişti,
“Gidecekmişim gibi?” diyerek tekrar etti Cihan Alya’yı.
“Gitme niyeti olan ben değilim Alya sensin”
Alya bir an durdu, daha çok yaklaşamadı. Cihan’ın tavrı ve sözleri onun önüne bir set çekmiş gibiydi. Cihan devam etti,
“Her an gidecekmiş gibi olan da gitmeye karar veren de sınır kapısından geçmek üzereyken yakalanan da sensin ben değilim”
Ve son noktayı ekledi,
“Şimdi kabanı çıkarıp şuraya koydun diye kalmış olmuyorsun”
Alya ne diyeceğini bilemedi. Gözleri doldu hızla, dudakları büzülecekti ki engel oldu ifadesine.
“Cihan..”
Ama Cihan ona söz hakkı vermedi. Devam etti,
“Ben öğrenip de önünü kesmeseydim veya jandarma gelmeseydi nolacaktı Alya? Ben sana söyleyeyim ne olacaktı. Gidecektin.”
Cihan’ın gözlerindeki o hayal kırıklığı, sözlerindeki o yorgunluk Alya’nın kalbine saplanıyordu defalarca.
“Yine” dedi Cihan vurgulayarak,
“Yine beni bırakıp gitmeye kalktın ve bu sefer gerçekten gidecektin!”
“Mecburdum.. Cihan ben mecburdum. Başka çarem kalmamıştı, oğlumu kaybedemezdim. Başka yolu yoktu anla beni lütfen”
“Bu mu senin yolun?!”
Cihan’ın sesi yükselmişti artık.
“Bu mu Alya bulduğun çözüm? Bir veda bile etmeden annemle arkamdan iş çevirip çekip gitmek mi?”
“Cihan bak..”
“Ne olacaktı sen gidince? Biz Boranla uslu uslu oturacaktık? Her şeyi düşünmüşsün bunu da düşündün mü Alya?!”
Cihan parmaklarını tutarak saymaya başladı tek tek ve vurgulayarak,
“Bak ne olacaktı söyleyeyim sana; Boran seni arayacaktı, ben seni arayacaktım, Deniz’i götürdüğün için polis de seni arayacaktı. Daha da yetmedi mi o şerefsizin peşindeki adamlar, bulgarlar seni aramayacak mıydı Alya? Sen nasıl koruyacaktın Deniz’i?!
Alya bu konuda çaresizce birine inanmıştı. Buna tutunmuştu. Belki de mantıklı değildi.
“Sadakat Hanım koruyacağını söyledi. Gitmemin tek çare olduğunu söyledi Cihan haklıydı. Boran benden boşanmayacaktı, pisleşecekti, Deniz’i alacaktı. Sana zarar bile verebilirdi o”
Cihan sessiz kaldı. Alya devam etti.
“Ben gitmek zorundaydım. En doğru karar buydu o anda. Acı da verse zor da olsa çok çaresiz kalmıştım.”
Ve o an Cihan söylediği an kendi kalbini bile paramparça eden o kelimeyi haykırdı Alya’nın yüzüne.
“Tamam öyleyse git!”
Alya’nın kaşları çatıldı. Gözünden bir damla yaş düştü ama o silemedi bile.
“Ne?”
“Git” dedi Cihan bir kez daha ve ekledi:
“Korktuğun gibi olmadı, boşanma çözüldü velayet çözüldü. Ben elimden geleni yaptım bu dava senin lehine sonuçlansın diye. Beklesen bana güvensen kendin görecektin zaten. Ama sen madem böyle bir çözüm buldun. Öyleyse çocuğunu da al git Alya tamam.”
Bu sözler ikisinin de kalplerine saplanıp defalarca çevrilen bir bıçak gibiydi. Alya bir adım geriye sendeledi, başını yana yatırdı,
“Yapma..” dedi bu sözlere dayanamayarak. Yüzünde yalvaran bir ifade vardı. Ama Cihan’ın yüzü acı ve hüzün ile yumuşamıyor daha da sertleşiyordu.
“Ne yapmayayım? Başından beri bunu istemedin mi Alya? Tamam işte git diyorum. Git eski hayatına geri dön. Sana söz veriyorum sana kimse karışmayacak. Alboralar hiç olmayacak hayatında. Güvende olmanızı da bizzat ben sağlayacağım”
“Cihan yapma nolursun. Bilmiyormuş gibi davranma, ben istediğim için gider miyim hiç?!”
Cihan bir saniye durdu. Alya’nın üzülmesini görmeye dayanamazdı ama direndi.
“Sen aylar önce o havaalanından döndün Alya.. o zaman da tehlikedeydi Deniz, o zaman da kalırsan herşeyin daha da kötü olacağını biliyordun. Ama döndün. Sen her zaman herşeye kafa tuttun; anneme, Mine’ye, Ecmel’e, Demire… Ama bana hep güvendin, düştüysem sen kaldırdın. Şimdi beni düşüreceğini bile bile niye bu yolu seçtin söyle Alya.”
“Ya ben mantıklı mı düşünüyorum sence?! Ben aklımı kaybettim Cihan, akıl sağlığımı kaybettim. Günlerdir çeşit çeşit kabus görüyorum. Ya kabusu geçtim halüsinasyon gördüm ben sen de oradaydın. Her şey o kadar kötüydü ki..”
Alya derin bir nefes alıp kendini toplamaya çalışarak devam etti.
“Korktum.. oğlumu kaybetmekten, seni kaybetmekten korktum Cihan. Sen bu kararı vermek, o tıra binmek kolay mı sanıyorsun benim için? Ben parçalanmadım mı? Senin yıkılacağını bile bile gitmeyi seçmek kolay mıydı sanıyorsun sen ha?!”
Cihan ise sebeplere, bahanelere, çaresizliklere değil sonuca odaklıydı.
“Ama gittin Alya. Gidiyordun. O sınırı geçseydin şuan seni asla bulamayacağım bir yerde olacaktın. Bana ne olacaktı? Ben o öfkeyle Boran‘ı öldürmeyecek mıdim? Sen gidince bir anda düzelecek miydi her şey, sen anneme nasıl inandın, çözümün bu olduğuna nasıl inandın ha Alya?!”
Cihan hazmedemiyordu. Çünkü sonuç ortadaydı. Sesini biraz daha yükseltti farkında olmadan,
“Senin gözünde çözüm hep gitmekti. Sen hep gitmeye çalıştın.”
Sesi kırıldı, bir anda gizleyemedi kırgınlığını, başını sağa doğru yatırdı:
“Ama ben artık gitmezsin sanmıştım.. bana güveniyorsun sanmıştım.“
“Güveniyorum!”
Alya’nın da sesi yükseldi. Güvenmemiş miydi? Güvenmişti. Kendinden çok Cihan’a güvenmişti. Ama bu durumun “güven” ile alakası yoktu. Alya devam etti:
“Ama korktum Cihan neden anlamıyorsun. O kadar köşeye sıkıştım ki boşanamamaktan, oğlumu kaybetmekten, seni kaybetmekten korktum.”
“Alya allah için o bulanık akıllı Boran’ın gücü yeter miydi sizi benden koparmaya. Ben buna izin verir miydim? Ben canımı verirdim sizi vermezdim sen bunu bilmiyor musun?!”
“Biliyorum! Bildiğim için gidiyordum ya zaten. Her şeyi yapacağını gerekirse ölüme bile gideceğini, öleceğini, öldüreceğini biliyordum Cihan.”
Cihan’ın devam etmesine izin vermedi Alya, elini kaldırarak durdurdu onu.
“Sadakat Hanım o gün ilk kez çok doğru bir şey söyledi bana Cihan. Cihan ya kardeş katili olacak ya da canından olacak dedi. Ben ikisinin de olmasına izin veremezdim. Ölmene izin veremezdim”
“Ölseydim!”
Cihan artık sesini de gözlerini de sözlerini de kontrol edemiyordu.
“Ölseydim ama beni terk etmeye karar verdiğini, bana güvenmediğini bizden vazgeçtiğini görmeseydim Alya.”
“Cihan yapma.. ben sana güvenmez olur muyum hiç…”
Cihan işaret parmağını Alya’ya doğrulttu ve devam etti:
“Sen bana biraz güvenseydin, bekleseydin. Arkamdan iş çevirmeseydin her şey usulüne göre hallolup bitecekti. Siz yine benim ailem olacaktınız. Sen benim karım olacaktın…”
Cihan’ın gözleri kıpkırmızı oldu, her kelimesi zorlanarak çıktı ağzından,
“Benim tek ailem sen kalmıştın Alya… şu dünyada güvendiğim, dayandığım, sığındığım bir tek sendin.. beni bırakmayacağına inandığım tek insan da sendin Alya.. ama sen de arkanı dönüp gitmeyi seçtin”
Alya gözlerinden akan yaşların kontrolünü çoktan bırakmıştı. Cihan öfkeli değildi olsa çözülürdü. Cihan kırgındı bu öfke gibi değildi ki. Öfke söner geçerdi ama kırgınlık kırılanın da sebep olanın da içinden geçerdi…
Alya tekrar açıklamak istedi. İstemedim diyecekti. Gitmeyi istemedim seni bırakmak istemedim. Oğlumu kaybetmemek için gittim. Sen toprağın altına veya hapise girmeyesin diye gittim. Ama diyemedi. Diyemedi çünkü Cihan söyledi bunları onun yerine,
“Haklısın tamam.. hiç tahmin edemeyeceğimiz şeyler yaşadık, çıkmaza girdik. Ama ben sana en başından söylemiştim Alya hatırla… yolumuz zor olacak demiştim, mayın döşeyecekler demiştim, ama sen benim yanımda ol ben hepsiyle savaşırım demiştim.”
Sesi sanki mümkünmüş gibi daha da kırıldı,
“Ya ben sana sensiz yaşayamam, bana kendini kaybettirme dedim Alya…”
Söyleyeceklerinin ağırlığı ile derin bir nefes aldı. Tüm suç alyada mıydı? Hayır.
“Tamam belki sen de haklısındır.. ben sana kaldığında güvende olacağınızın, oğlundan ayrılmayacağının güvenini veremedim. Ama bana bunu yapacağını da düşünmemiştim Alya. Vazgeçeceğini, elimi bırakacağını düşünmemiştim.”
Sonra kendini toparladı, duruşunu dikleştirdi, sesini sertleştirdi.
“Benim tanıdığım Alya, benim sevdiğim Alya annemin lafına kanıp, benim arkamdan iş çevirip, anlamayayım diye beni oyalayıp, kandırıp, terk edip gidecek biri değildi. Sen bunu yapmazdın.”
“Cihan lütfen..”
“Sen bile bunu yaptın, yapacaktın.“
Cihan’ın planladığı son sözü bu olmuştu. Artık sesine düz bir ton ekledi,
“Tamam bak mahkeme de bitti. Deniz’in velayeti de sana verildi. Oğlunu kaybetmedin, Boran‘a mahkum da olmadın. Ki ben buna izin de vermezdim zaten. Yani her şey çözüldü.
Cihan bir adım geri çekildi. Ve Alya’nın gözlerinin içine bakmadan tekrarları.
“Artık özgürsün…”
Alya bir anda sarsıldı. Geriye doğru sendeledi. “Özgürsün” bu söz sanki zihninin duvarlarına çarptı da defalarca kez yankılandı içinde. Ve her yankıda kalbi ezildi Cihan’ın avuçlarının içinde. Cihan devam etti,
“Seni durdurmayacağım merak etme, engel de olmayacağım”
Alya başını iki yana salladı. Cihan’a yaklaşmaya çalıştı. Cihan devam etti hala gözlerini gözlerinden kaçırarak:
“Git.”
O an Alya durdu. Kendine gelmeye çalıştı, gözündeki yaşı tek hamlede sildi ve büyük adımlarla Cihan’a yaklaştı, dibine girdi. Elini Cihan’ın yanağına uzatarak yüzünü kendine çevirmeye çalıştı.
“Gözlerime bak öyle söyle o zaman” dedi Alya meydan okur bir tonda. Ama Cihan ne bakışını oynattı ne de dudaklarını. Alya tekrarladı,
“Gözüme bak ve gitmemi söyle Cihan!”
Cihan Alya’nın gözlerine baktı. Öyle bir baktı ki bir an Alya gerçekten söyleyeceğini sandı. Söylerse dayanamazdı, yıkılırdı. Ama o anda dimdik durdu. Cihan uzunca baktı Alya’nın gözlerine; çenesi gerildi, dudakları aralandı ama bir ses çıkmadı. Ardından geriye çekildi. Alya’nın Cihan’ın yüzünü tutan eli birden boşluğa düştü. Cihan’ın naptığını anlamadı ama izledi.
Cihan bakışlarını Alya’nın yaşlı gözlerinden çekmeden yavaşça sağ elini sol eline götürdü. Boşandıklarında bile bir saniye parmağından çıkarmadığı o alyansı yavaşça Alya’nın gözlerinin içine bakarak çıkardı.
Ve sert bir şekilde yanlarında duran tezgaha çarparcasına koydu. Alyansın oraya çarpışıyla çıkan metalik ses alyanın kulaklarına bütün gerçekliği ile çarptı. Bu “git” demesinden bile büyük ve yakıcı bir adımdı. Çünkü Alya biliyordu ki ne olursa olsun Cihan o yüzüğü çıkarmazdı.
Cihanın avucu tam da o yüzüğün üzerinde duruyordu o an. Bir kez daha bu sefer daha sarsıcı bir kesinlikle tekrar etti,
“Git Alya. Gidebilirsin”
Elini tezgahtan tam çekiyordu ki Alya hızlı bir hamle ile onun elinin üzerine koydu elini. Bastırdı.. hatta öyle bir bastırdı ki Cihan’ın canını bile yakabilirdi. Gözlerinde hüzün yoktu, öfke vardı, ve kaybetmenin gizli telaşı vardı.
“Hiçbir yere gitmiyorum” dedi Cihan’ın gözlerinin içine bakarak.
“Sen de bu yüzüğü çıkarmıyorsun Cihan! Çıkaramazsın!”
Cihan ağzını açtığında Alya susturdu onu.
“Ben isteyerek gider miyim? Ben seni bırakmak ister miyim Cihan saçmalama… kararı verene kadar ayrı verdikten sonra ayrı gözyaşı döktüm ben.. nefes alamadım… aklımı kaybettim, kendimi kaybettim.”
Cihan Alya’nın gözlerinden kaçırdı gözlerini. Alya ise yaşla dolmuş gözlerini bir an bile ayırmadan bakıyordu Cihan’a, eli Cihan’ın tezgahtaki elinin üzerine basmıştı. İkisinin de avucunun altında duran o alyans birbirlerine olan aşklarını bağlarını temsil ederken üzerine bastırılan eller bu aşkın en zor anını, en büyük kırgınlığını, en derin yarasının işaretiydi…
“Bir şey söyle yalvarırım.. susma böyle”
Alya Cihan’a gerçekten yalvardı o an. Bu sessizlik onu daha da derin bir boşluğa çekiyordu. Cihan ise dudaklarını birbirine bastırmış tek bir söz etmemeye yemin etmiş gibi duruyordu. Alya Cihan’ın eline bastırmayan elini havaya kaldırdı, Cihan’ın yanağına götürdü. Usulca kavradı yüzünü, yanaklarını okşamaya başladı.
“Özür dilerim…”
Bu özür ile Cihan’ın gözünden tek bir damla yaş düştü Cihan’ın parmağına. Alya o yaşı usulca sildi, parmaklarında yumuşattı Cihan’ın vicdanını, aşkını, acısını…
“Ben seni çok seviyorum Cihan.. herşeyden çok seviyorum, canımdan çok seviyorum…”
Cihan gözlerini yumdu sımsıkı. Yapabileceği tek şey buymuş gibi. Sanki görüşü kararırsa sesi duymayacak, acıyı hissetmeyecekmiş gibi. Alya onun kapalı gözlerini görünce derince bir iç çekti. Cihan’ın yanağına hafifçe bastırarak yüzünü kendine döndürdü ve hiçbir şey söylemedi. Yavaşça alınlarını birbirine yasladı. Elini Cihan’ın yanağından koluna indirdi yavaşça, alınlarının o minik dokuşunu Cihan’ı orada tutarmış gibi tezgahtaki elini de bıraktı Alya. Gözlerini kapattı ve Cihan’a yaslandı.
İkisinin gözyaşları birbirine karışırken odada sadece nefes sesleri kalmıştı. Ama o sessizlik anlayabilen için çok ağır anlamlar taşıyordu. Bu sessizliği Alya’nın sözü bozdu bir yemin gibi döküldü titreyen dudaklarından:
“Ben bizden vazgeçmem… sen de geçme.. geçmeyelim…”
Alya gözlerini açtı, Cihan’ı izledi. Ve dayanamadı, birazcık parmak ucuna yükseldi, dudaklarını araladı ve uzun zamandır hasret kaldığı dudaklara dokundurdu dudaklarını. İçinden ettiği tek bir duası, tek bir isteği vardı. Ve bu isteğin gerçekleşmemesi o an için en büyük korkusuydu: Cihan’ın karşılık vermemesi.
Bunu beklediği o birkaç saniye Alya için dakikalar gibi geçmişti. Bu ani öpücükle Cihan’ın duraksaması Alya’ya o korkusunun gerçekleşme ihtimalini düşündürtmüş ve geri çekilmesine sebep olmuştu. Alya geriye çekildi, endişeyle, korkuyla baktı Cihan’a. Biraz sonra Cihan da gözlerini araladı ve doğrudan Alya’nın gözlerine baktı. Orada o korkuyu gördü.
Alya’nın kaşları çatılmış, bu hamlesinin karşılıksız kalmasının korkusu ile napacağını şaşırmışken Cihan da dayanamadı. Hızlı bir hamle ile bu sefer Cihan Alya’yı öptü. Dudakları birbirlerine kavuştuğunda bedenleri de uzak kalamadı. Alya kollarını Cihan’ın boynuna dolarken Cihan’ın da elleri Alya’nın ince belinde yerini aldı hemen.
Yumuşak ve hüzünlü başlayan bu öpüşme bir anda daha tutkulu daha sert bir hal almaya başladı. Alya affedilmenin huzurunu yaşarken Cihan Alya’ya gitmeye çalışmasının bedelini ödetiyor gibiydi.
Nefessiz kalıp da ayrıldıklarında alınları bir kez daha birbirine dayandı. İkisi de nefes nefese, özlem, tutku ve ateş doluydu. Alya’nın tek bir bakışı ile mesajı aldı Cihan. Onu hızlı ama kolay bir hamle ile kucağına aldı, Alya’nın bacakları Cihan’a dolandı düşmemek için ve odalarına çıktıkları bu kısa yolda boş durmayıp Cihan’ın boynuna gömdü başını, oraya bazen nefesini bazen de öpücüklerini bıraktı. Odaya geldiklerinde Cihan Alya’yı hızla yatağa yatırdı ve önce Alya’nın sonra da kendinin üstündeki fazlalıklardan hızlıca kurtuldu.
___
Gece odanın içinde ateş gibi büyürken, her şey küçük ve yoğun ânların dansına dönüştü. Alya, çarşafların arasında hafifçe doğrulmuş, saçları dağılmış halde Cihan’a baktı; gözlerinde hem davet, hem meydan okuma vardı. Cihan o bakışta her şeyi okudu, tereddüt etmeden Alya’nın üstüne eğildi.
Ellerinin sıcaklığı, Alya’nın çıplak omuzlarından aşağıya doğru kaydı. Alya gözlerini kapattı, Cihan’ın dokunuşunda eriyen ince bir tüy gibi teni ürperdi. Nefesi hafifçe titredi, göğsü Cihan’ın göğsüne değdiğinde aralarındaki elektriği hissetti. Dudakları birbirine yaklaştığında Alya’nın nefesi Cihan’ın dudaklarında kesildi, ilk öpüşleri kısa, ikinci öpüşleri daha aç ve daha açgözlüydü. Cihan’ın eli, Alya’nın boynundan aşağı, göğsünün kıvrımına, oradan belinin çizgisine yol aldı; her dokunuş Alya’nın teninde küçük dalgalar gibi yayılıyordu.
Cihan Alya’nın boynuna hafif diş izleriyle birkaç tutkulu öpücük kondurdu. Alya’nın vücudu hafifçe yukarı yöneldi, bacakları Cihan’a dolandı, tenleri kısa bir an birbirine sürtündü. Cihan yavaşlamadı, her adımda Alya’nın tepkisini izledi ama içindeki o dürtüyü durduramadı. Onu neredeyse kaybedecek olmanın korku ve öfkesi ile şimdi burada kollarında olmasının huzuru birleşti daha önce hiç yaşamadıkları bir tutkuya dönüştü.
Cihan bir an dudaklarında bir öpücük, bir an avuç içiyle Alya’nın bacağının iç kısmında dolanan bir sıcaklık, bir an parmaklarıyla Alya’nın saçlarını aralayan bir şefkat oldu…
Alya, her dokunuşta bir nefes daha derin, bir çığlık daha çıplakken, Cihan onun her tepkisinde biraz daha kayboluyordu.
Nefesleri birbirine karıştı, Cihan’ın bedeni Alya’ya tamamen yaslandığında, aralarındaki mesafe yok oldu. Her hareket, odadaki zamanı ağırlaştırıyor, Alya’nın içindeki arzu daha da yoğunlaşıyordu.
Alya’nın kalçası Cihan’a iyice yaklaştı, vücudu onun ritmine cevap veriyordu; bazen yavaşça, bazen bir anda yükselen bir dalga gibi.
Alya, gözleri kapalı, başı geriye düşmüş halde, Cihan’ın her öpücüğüne, her hareketine, her temasa cevap verdi;
bazen boğuk bir inleme,
bazen tutkulu bir fısıltı,
bazen de sadece arzuyla titreyen ellerinin sıcak bir temasıyla…
Ve o gece, iki bedenin yankısıyla, nefeslerin titreşimiyle, aşkla ve arzu ateşiyle ağır ağır yanmaya devam etti. Her an, bir öncekinin içinden doğan daha yoğun bir âna dönüştü.
__
Sabah olduğunda Alya gözlerini yanındaki o güvenli sıcaklığı hissederek açtı. Başı bir yastıkta değil daha da huzurlu olduğu bir yerde, Cihan’ın göğsüne yaslıydı.
Cihan Alya’yı kollarıyla sarmış, bir yandan onu izliyor diğer yandan da çıplak tenini usulca okşuyordu. Kollarındaki karısının kıpırdandığını görünce boşta duran elini Alya’nın yüzüne götürdü ve yüzüne düşen saçlarını çekti kulağının arkasına. Ardından o tanıdık ton ile konuştu:
“Günaydın..”
“Günaydın” dedi Alya da gülümseyerek ve Cihan’a daha da sokuldu. Eli tam Cihan’ın göğsündeydi, yavaş yavaş daha doğrusu farkında olmadan orada minik daireler çiziyordu.
Bir süre ikisi de böyle sessiz kalmayı seçtiler. Ardından Alya’nın içine derin ve titreyen uzun bir nefes çekmesi ile Cihan’ın kaşları çatıldı.
“Noldu?”
“İnanamıyorum” dedi Alya Cihan’ın yüzüne bakmaya çalışarak.
“Daha dün hayatımın en kötü, en korkunç gününü yaşıyorken şimdi burada yanında olduğuma inanamıyorum.”
Cihan Alya’nın kolunu okşadı, bu hem güven hem de şefkat veriyordu. Hiçbir şey demeden yorganı biraz daha çekti Alya’nın üzerine, omuzlarını hafifçe örttü.
“Ben de seni kaybetmeme ramak kalmışken şimdi böylesine yakınımda olduğuna inanamıyorum.”
“Özür dilerim” dedi Alya dün dilediği özrü yineleyerek. Bu sefer sesi daha derindi.
“Cihan ben senden gidemem ki… ben anladım bunu. Böyle bir şey yaşadığımız için gerçekten çok üzgünüm…”
“Ben de üzgünüm.. bak evet hep diyoruz bizim yolumuz zor diye ama ben biliyorum ki sen çok yıpranıyorsun bu yolda, görüyorum. Görmek beni üzse de görüyorum. Ama ben yanındayım ve sen böyle benim kollarımda olduktan sonra tüm acılara göğüs gererim ben Alya.”
Cihan elini biraz daha yukarı çıkararak Alya’nın yumuşak saçlarını okşadı.
“Ben seni bırakamam.. sen de beni bırakma, lütfen bir daha yaşatma bize bunu”
Alya bir an durdu. Bedenini kolundan destek alarak hafifçe yükseltti ve Cihan’a baktı. Gözlerini kıstı hesap sorar gibi,
“Dün git diyordun ama özgürsün diyordun…”
“Gitmeyeceğini biliyordum” dedi Cihan bıyık altından gülümseyerek.
Gerçekten de doğruydu Cihan Alya’yı öyle iyi tanıyordu ki o an git dediğinde gitmeyeceğini çok iyi biliyordu. Alya bu cevap ile hafifçe gülümsedi ama gözleri istemsizce Cihan’ın boş parmağına takılınca bozuldu hemen o gülümseme.
“Yüzüğünü çıkardın” dedi o akşam mutfakta tezgahta bıraktıkları yüzüğü hatırlayarak.
“Çıkardım evet”
Cihan da yatakta biraz doğrulttu bedenini. Ardından Alya’nın elini tuttu zarifçe,
“O yüzükler bizim hikayemizin acı veren kısmıymış bunu fark ettim”
“Nasıl yani?”
Alya’nın kaşları çatılmıştı. Cihan devam etti,
“O yüzükler parmaklarımıza zorla takıldı. Sonradan her şey değişse de onlar bizim zorunluluğumuzu temsil ediyor”
Cihan Alya’nın tuttuğu elinin yüzük parmağını okşadı yavaş yavaş,
“Ben buraya o yüzüğü değil, baktığımızda zorunluluğumuzu değil seçimimizi hatırlayacağımız yepyeni bir yüzük takmanı istiyorum. Ama bunun için biraz beklemen gerekecek”
“Neden?”
“Çünkü asıl halletmemiz gereken bir mesele var.” dedi Cihan ve Alya’yı daha da bekletmeden ekledi,
“Bizim bir an önce evlenmemiz lazım”
Cihan’ın bunun hayali ile bile yüzü gülmüştü. Ağzı neredeyse kulaklarına varacaktı. Alya da gülümsedi, aşkla baktı Cihan’a. Cihan’ın kolunu açıp Alya’yı davet etmesi ile Alya bir kez daha Cihan’a sokuldu. Cihan’ın güvenli kolları arasında, koynuna yasladı başını. Her zaman istediği gibi…
Hala dün gecenin yorgunluğunu taşıyan Alya şuan yerinden oldukça memnundu. Tam uykuya dalmak üzereydi ki Cihan ona seslendi,
“Alya..”
“Hmm”
Cihan gülmemek için kendini zor tutuyordu ama söylemezse de içinde kalacağını biliyordu.
“Sen şimdi tam bir Albora oldun farkındasın değil?”
Cihan’ın bu cümlesi ile Alya gözlerini açtı,
“Niyeymiş o?”
Cihan tabiki hiç bekletmeden devam etti,
“Alboralarda sınırda kaçarken yakalanan tek bir kişi yok.. seninki büyük başarı hanımağam. Beni bile almadılar içeri kaçakçılıktan.”
“Cihan!”
Alya acıtmayacak şekilde elini Cihan’ın göğsüne vuruverdi. Ama kendi de gülmeden duramıyordu. Cihan Alya’nın göğsüne vuran elini tüm naifliğiyle tuttu ve dudaklarına götürdü, derin uzun bir öpücük kondurdu. Cihan onunla uğraşıyorsa Alya da uğraşmadan durur muydu? Asla..
“Yalnız bir yanlışın var” dedi Alya Cihan’a bakarak,
“Ben şuan bir Albora değilim. Alya Smith oldum ben artık”
Alya’nın bu cümlesi ile Cihan birden doğruldu.
“Hakkat değilsin.. Kalk kalk çabuk kalk nikah tarihi almamız lazım”
Alya panikle kalkmaya çalışan Cihan’ı çekti yatağa. Ve uykulu bir sesle konuştu:
“Cihan saçmalama sabah sabah.. gideriz sonra”
“Yok yok biz gidelim şimdi simit midir çay mıdır hemen değiştirmemiz lazım soyadını. Alya Albora olman lazım.”
Alya Cihan’ın sözleri ile içten bir kahkaha attı. Ardından onun telaşını söndürmek istercesine konuştu:
“Ya bir yere kaçmıyor ya”
Bu dediği cümle ile ikisi de birbirlerine baktılar. Ve birden aynı anda gülmeye başladılar. Evet bir yere kaçmıyordu. Ama Alya kaçabilirdi. Gerçeği ne kadar korkunçsa şakası o kadar komikti bu olayın.
Bir süre güldükten sonra Alya Cihan’ı tatlı bir cilve ile kalmaya ikna etti. Tekrardan yerleşti o huzurlu yere, Cihan’ın kollarına. Ve gözlerini kapattı. Cihan da yine sardı ona kollarını, yavaşça saçlarını okşayarak onu uyutmaya çalıştı.
“Sen güzelce uyu” dedi hafif bir tonda,
“Ben beklerim Alya’m…”
Bu yeni ve güzel hitap ile Alya gülümsedi. Gözleri kapalıydı ama kalbi tek bir ek ile yumuşacık oluvermişti. Uykunun o ağır ve mayışmış ses tonu ile sayıklar gibi konuştu,
“Alya’m.. sevdim bunu”
Cihan Alya’nın saçlarının arasına derin bir öpücük kondurdu ve onun uykusunun da huzurunun da bekçisi olarak onun uykuya dalmasını bekledi.
Cehennem gibi geçen aylardan, insanın içinden can söküp alan o son bir haftadan sonra… ilk kez nefes alabiliyorlardı.
Sanki hayat, bütün ağırlığını bir anlığına geri çekmişti de, onlara yalnızca birbirlerini hissetmeleri için küçük bir izin vermişti.
O an sessizlik bile huzurluydu. Konuşmaya gerek yoktu. Çünkü ikisinin de bir daha unutamayacakları tek gerçek vardı:
Onlar birbirleri olmadan bir an bile yapamazlardı…
Alya o gün gidememişti.
Belki kader engel olmuştu, belki de başka şeyler fark etmez.. Ama şimdi dönüp baktığında, bunun bir kayıp değil, bir başlangıç olduğunu anlıyordu. Bu yüzden iyi ki gidememişti.
Çünkü bazı vedalar, insanın ömründen çalardı.
Bazı gidişler, geride sadece boşluk bırakırdı.
Ve bazı insanlar… bir kez kaybedilirse yerleri bir daha asla tamamlanamazdı.
Evet, Cihan ve Alya’nın yolları zordu.
Yarın ne getirecek, ne götürecek bilmiyorlardı. Birbirlerine her şeyin hemen düzeleceğinin sözünü de veremezlerdi. Çünkü hayatın insana nasıl acımasız olabileceğini ikisi de çok iyi öğrenmişti.
Alya’nın gitme kararı korkuyla, çaresizlikle ve mantıklı seçimler yapamayacağı bir anında verilmişti. Bunu kendi de kabul etmişti ama şunu artık o da çok iyi biliyordu,
Belki daha çok sınanacaklardı, Aileleriyle… çocuklarıyla… geçmişleriyle…
Ve belki hayat onları yeniden kırmaya çalışacaktı. Ama onlar el ele, yan yana oldukları sürece, Hiçbir karanlık sonsuz kalmayacaktı…
Zaten mutluluk, her şeyin kolay olması değildi. Mutluluk, zorun içinde bile yan yana kalabilmekti.
Ve bu yüzden onların hikâyesinde gerçek olan tek şey şuydu:
“Aşk bu sonsuz karanlıkta dahi birlikte kalmayı seçebilmekti…❤️”
