Chapter Text
1899'a gelindiğinde, kanun kaçaklarının ve silahşörlerin çağı sona ermişti.
Amerika bir hukuk ülkesi haline geliyordu.
Batı bile büyük ölçüde evcilleştirilmişti.
Birkaç çete hâlâ varlığını sürdürüyordu, ancak onlar da avlanıp yok ediliyorlardı.
Ambarino dağlarında bir kış sabahı, Glacier nehrinin yakınları.
Öyle şiddetli bir fırtına vardı ki bırak ileriyi görmeyi hemen yanındakinin gerçekten orda mı olduğunu yoksa sadece bir histen ve duyudan mı ibaret olduğu anlaşılmazdı.
Winchester Çetesi, donmuş Glacier nehrin yanından usul usul geçerken atların soğuktan çıkardıkları boğuk sesler, çetenin kulağına zar zor geliyor, fırtına bütün sesleri bastırıyordu. Çete bir konvoy misali daha önceden çizilmesine rağmen kar yüzünden belli olmayan yollardan ilerliyor, fırtınadan ve soğuktan saklanmak için sığınabilecekleri bir yer arıyolarlardı. Çetedeki hanımlar ise yaralı Harry ile ilgileniyor, onu hayatta tutmaya çalışıyorlardı.
Konvoyun en önünden giden arabada John ile Bobby, Blackwater soygunun nasıl başarısız olduğunu konuşuyordu. Tartışma denemezdi çünkü bu iki kişinin çıkan fikir ayrılığı üzerine atışması ile olurdu. Bobby hataları ne kadar söylese de John'un bir kulağından girip diğerinden çıkıyor, ne kendi hatasını ne de Lucifer'ın hatasını kabul ediyordu. Nasıl olduysa bunca süredir yanında olan Bobby yerine onun sözünün dinlenmesi çetede sessiz bir gruplaşma oluşturuyor, John ve Bobby'nin yapamadığı şekilde gerçek tartışma çetenin içinde çıkıyordu.
Bobby'nin sinirli sözlerini Rahip'in karda zar zor attığı adım sesleri kesti. "Jess onun öldüğünü söylüyor, John. Bir yerlerde durmamız gerekecek." Rahip'in sesi yakınma ile yalvarmayla karışık bir sitemdi. Bir yerlerde durmazlarsa sadece yaralı Harry değil hepsi teker teker ölecekti. Uçsuz bucaksız bu dağda 2 metre önlerini göremezken nereye kadar gidebilirlerdi?
"Pekala, Dean bakınıyor. Onu önden gönderdim." Rahip içinin titrediğini belli edecek şekilde soğuktan inledi ve paltosuna daha da sarılarak geldiği arabaya doğru dönmeye başladı. John ise sanki durmaları gerektiğini bilmiyormuş gibi şikayet gelmesinden, özellikle de bu şikayetin bir kadından gelmesine sinirliyken Bobby daha o konuşmadan sözünü kesti. "Eğer yakında durmazsak hepimiz öleceğiz. Mayıs ayında bu hava... Umarım kanun güçleri de bizim gibi kaybolmuştur." Bobby John'un sinirlendiğini anlamış, onun sinirini yatıştırmak için suçu ondan uzağa, havaya atma kararı almıştı. Altta kalacak biri değildi ama alttan almalıydı ki birlikte kalıp bu zorluktan da beraber çıkabilsinler. Yirmiden fazla senedir böyle oluyordu sonuçta.
"İşte!" Diye sesini yükseltti birden John. Bobby merakla başını John'dan çevirip yola dikti. Kar fırtınasının arasında bir silüet görüyordu. Bu havada yollarının kesişeceği Dean'den başka bir deli olamazdı ama yine de silahına doğru davrandı.
"Dean! Bir şeyler var mı?" John umutla bağırdı. Oğluna güveniyordu ve bu sesinden belliydi.
Dean atına doğru iyice sünmüş, kalın paltosu yüzünden zaten yapılı olan vücudu daha da kalın duruyordu. Fırtınaya karşı şapkasını eğmiş, yüzünü koruyordu. Babasını ve Bobby'i görünce kafasını yavaşça yukarı kaldırdı. Bobby'nin görebileceği kadar yakın değildi ama adamın burnunun tıpkı kendileri gibi kızardığını biliyordu.
"Başımızı sokabileceğimiz bir yer buldum. Harry şey yaparken dinlensin... biliyorsun işte." Dean konvoya doğru sürdüğü atını kayışlarından tuttu ve kırbaçlayarak geldiği yöne doğru tekrar yönlendirdi. "Eski bir madenci yerleşkesi, terk edilmiş. Çok uzak değil. Hadi."
Oğlunun sesini güç bela duyan John arkadaki konvoyun hiç duyamadığı düşüncesi ile bir yer bulduklarını belli etmek için oğlunun ardından "Hadi!" diye bağırdı ve kırbacı arabayı süren iki ata da vurdu. Ardından gelen sesle beraber atlar fırtınaya karşı ne kadar hızlanabilirlerse hızlanmaya başlayarak Dean'in atını takip ediyordu.
BÖLÜM 1 COLTER
Bobby elinde zorla yanan bir gaz lambası ile yerleşkedeki ikinci kulübenin kapısını açtı. O kadar uzun zamandır kullanılmamıştı ki kar şiddetle yağmasaydı etraf toz duman olurdu. Bobby elindeki gaz lambasının turuncu ışığı ile etrafı sönükçe aydınlattı. "Harry'i buraya getirin!" diye kafasını sallayarak bağırdı ve atkısını düzeltmek için gaz lambasını sol eline aldı. Uriel ve Dean, Harry'i taşırken Bobby onlara yol açmak için kulübenin içindeki tahta bankları ittiriyor, yaralı Harry'i yatıramaları için bir yatak yapıyordu. Harry içeri taşındıktan sonra içeri ilk olarak Jessica ile Jack girdi. John ise kapıda elinde bir başka gaz lambası ile duruyor, diğerlerine ışık olacak şekilde gelmelerini bekliyordu. Eliyle gelmelerine dair bir işaret yaptı ve siyah kalın kürkünün üstüne düşen kar tanelerini sertçe itelemeye başladı.
İçeri girenler Harry'nin başında toplanıyor durumunu inceliyordu. Ellen tıpkı çetenin annesi edasıyla hemen ortalığı toplamak için emirler yağdırmaya başladı. "Bayan Bradbury... çabuk ateşi yakın. Bayan Masters, ne kadar battaniyemiz varsa getirin. Bay Shurley, bakın bakalım yiyecek nelerimiz var." Ellen, John'un elinden aldığı gaz lambası ile etraftakilere ışık tutuyor, bu mekanın kısa süreli evleri haline getirilmesini izliyordu. Evet agresifti ve evet aceleci davranıyordu ama 20 küsür kişiyi başka nasıl idare edecekti? Saldırganlıkla her şeyi halledebileceğini sanan adamların ve işini yapmak yerine tembellik eden hanımların yanında burayı toparlamaya, çetenin bir aile olarak kalmasını sağlamaya çalışıyordu.
Jo, başına örttüğü örgü şalı biraz daha sıkılaştırıp küçük Jack'i kollarının arasına aldı. Jessica ise yavaşça Harry'e arkasını döndü ve üzücü haberi çeteye vermek için başını öne eğdi. "Harry öldü." Jack merakla Jo'ya baktı ve Jo ona acı bir gülümseme sunarak boyu neredeyse beline anca gelen çocuğa sarıldı. Gözlerini ve kulaklarını kapatmak gayesiyle onu bu olaylardan uzak tutacaktı. O daha dört yaşındaydı, babası kayıpken bir de ailesi olarak bildiği birinin ölümünü duymasına gerek yoktu. Çocuk babasının nerde olduğunu bilmeyi bırak 'kaybolmak' kelimesini bile idrak edemiyordu. Sonuçta onun başında hep onu kollayan amcaları ve teyzeleri vardı. O kendi kampları dışına hiç çıkmamıştı ki. Babasının nasıl kaybolabildiğini anlamıyordu. Tıpkı bir oyuncakmış gibi babasından bahsediyordu.
Rahip şapkasını çıkarttı ve önüne götürdü. "Yapabileceğin... başka bir şey yoktu." Acıyla gözlerini kapattı. Bir yoldaşlarını kaybetmişlerdi, tekrar. Charlie bozuk paralar ile Harry'nin gözünü kapadı. Değişik bir şekilde huzurlu görünüyordu. Sanki sonunda acıdan kurtulduğu için rahatlamıştı. "Ne yapacağız? Erzak lazım bize." Diye sordu Kevin. Çeteye kıyasla yaşı küçüktü ama herkes bu yollardan geçmiş, zamanla öğrenerek bu zamanlara gelmişti.
John konuşma sırasının ona geldiğini anlarcasına gerindi ve dikleşti. Bıyığını kaşıdı ve fırtınada yüzüne yapışan kar taneleri eline, ordan da su damlacıkları olarak yere düştü.
"Öncelikle burada kalacaksınız... ve kendinizi sıcak tutacaksınız." Üşüyen eldivenli ellerinı ısıtmak için ovuşturmaya başladı. Sessizlikte garip bir hışırtı gibiydi. Yutkundu ve tekrar başladı. "Şimdi, Sam ve Lucifer'ı ileriyi keşfetmeleri için gönderdim. Dean ve ben de atlarımıza atlayıp onlardan birini bulabilir miyiz diye bakacağız..." John elini ısıtmak için sallarken Dean onun sözünü keserek konuşmaya girdi. Kendi adını duyduğu için rahatsız olmuş gibiydi. Hava şartları göz önüne alındığınds ikinci bir arama yapması için kendisinin seçilmesi onu kızdırmıştı. "Bu havada mı?" diye çıkışmaya çalıştı ama babası onu sandığından daha iyi tanıyordu. John kapıya ve ordan da dışarıya hızlıca göz gezdirdi. İçini çekerek konuşmaya başladı. "Yalnızca bir süreliğine... başka bir seçeneğimiz olduğunu sanmıyorum." Dean bunu mantıklı bulmuş olacak ki babası ile arasında duran Bobby'e kısaca kafasını çevirdi ve birkaç adım geri çekildi. John da buna istinaden biraz ileriye adımladı.
"Dinleyin. Hepiniz kısa bir süreliğine beni dinleyin lütfen. Kötü geçmiş birkaç günü geride bıraktık. Harry'i severdim. Madison... Garth, Ed... durumları iyi olabilir, bilmiyoruz."
John onaylama ile başını salladı. Her kelimesinde dudakları arasından soğuk bir duman çıkıyordu.
"Ama bazı insanları kaybettik. Eğer elimden gelse onlar yerine bizzat toprağa kendim girerdim. Seve seve hem de, seve seve..."
Dean onu onaylar gibi başını salladı. Bobby ise ikisi arasında ışık tutuyordu.
"Şimdi atlarımıza atlayacağız ve yiyecek bulacağız. Burada güvendeyiz millet. Bunun gibi bir fırtınada kimse bizi takip etmiş olamaz... ve buraya geldiklerinde... çoktan... çoktan gitmiş olacağız. Bundan daha beterlerini atlattık. Bay Shurley, Bayan Havelle... burayı bir kampa çevirmenizi istiyorum. Birkaç gün burada kalma ihtimalimiz var."
John sesini daha da yükseltti. Eğer yükseltebilseydi daha da yükseltirdi ama soğuktan boğazı şişmişti.
"Şimdi hepiniz... hepiniz... kendinizi ısıtın. Güçlü kalın, benimle kalın. Daha işimiz bitmedi!"
John sözünü bitirir bitirmez Bobby'nin elindeki gaz lambasını aldı ve kapıya doğru arkasını döndü. Herkes hafif bir gaza geliş ile onun gidişini izlerken John "Hadi Dean." diye seslendi ve Dean de onun peşinden yol aldı.
Ellen içeriden bağırıyor, sanki John'un emirlerine rağmen hâlâ şokta gibi hareketsiz duran çeteye bir tur da o konuşma yapıyordu. "Pekala, yapacak bir sürü işlerimiz var."
John ve Dean kulübeden dışarı çıktıkları gibi kapıyı zorla kapattılar. Neredeyse diz boyu karın bir de üstüne daha da şiddetlenmiş fırtına ile iki kişinin bir kapıyı kapatması gerekmişti. Dean önünü görebilmek için eliyle şapkasının altına siper yaptı ve babasını daha net gördü. John kürküne sarılmış, elindeki gaz lambasını oğluna doğru tutuyordu. "Eh, onlara daha rastlamadık." diye yakındı John. "Yani... ikisi de bayır aşağı gitmiş olabilir." Dean onu geçiştirmek ve Blackwater'dan kaçışlarından beri aklına takılan soruyu sormak için onaylarcasına mırıldandı.
"Hey... sorma fırsatı bulamamıştım. Orada o botta tam olarak ne oldu?"
Dean beklediği cevabı alamayacağını zaten biliyordu ama babası eskiden olduğu gibi oğullarına karşı dürüst olmayı seçerse belki de tatmin edici bir cevap alabilirdi. Kara karşı gözlerini kıstı ve babasının tuttuğu hafif ışığa rağmen onu görmeye çalıştı.
"Sen orada değildin, olan buydu."
Tabii. John yine sarkastik bir cevap vermişti. Dean her şeye rağmen doğru cevabı alabileceğine inandığı için kendine bir lanet okudu. Ellerini kollarına sürttü ve çaresizce ısınmayı bekledi. John elindeki lambayı hafifçe etrafa savurdu ve yolunu görmeye çalıştı. Birkaç adımının ardından Dean de onu çok yakından penguen misali takip ediyordu.
"Hey! At lazım mı?"
Dean ve John sese doğru döndü ve elinde kendi atı Taima da dahil iki atla beraber onlara doğru yürüyen Benny'i gördüler. Adamın eli yanıktan dolayı sargılıydı. "Oh evet. Ve Bay Lafitte, içeriye girin. Elinizi dinlendirmeniz lazım."
Benny inanmıyordu. Elinin yanması ona hafif geliyor, bu kadar yaralıya rağmen bir yanık yüzünden dinlenmesi emri ona daha ağır geliyordu. "Yaşayacağım." diye bağırdı ama ona karşılık John da "İçeriye gir, evlat!" diye bağırınca Benny faydası olmayacağını anlamış olacak ki kendi atı Taima'yı Dean'e uzatarak ona iyi bakmasını rica eden bakışlar attı. Dean ise Benny'e kafasını hızlıca salladı, burnunun kemerini sıkarak sıyırdı ve Benny'nin atına binerek babasının da atına binmesini bekledi.
John, atına binip birkaç adım attıktan sonra geriye dönüp Benny'e doğru konuşmaya başladı. Bunu demeye çekiniyormuş gibiydi. "Ben... bizim, senin güçlü olmana ihtiyacımız var." Benny hafif bir "Tamam." sesiyle kafasını salladı ve elini ovuşturarak Dean ve John'un gidişini izledi. Fırtına yüzünden onları göremeyecek noktaya gelince yavaşça kulübenin içine geri döndü.
Dean umutsuz bir şekilde önde giden babasına döndü. Derin bir iç çekti ve söyleyeceği şeyi söylemeye hazırlandı. "Orada ne bulacağımızdan emin değilim baba." John ise korkunç bir umutla "Deneyip göreceğiz. Bana yakın dur. İzleri takip etmek için elimizden ne gelirse yapalım." dedi.
Spider Gorge nehrinin kuzeye çıkan yolları daha şiddetli bir kar yağışına maruz kalıyordu. Baba ve oğul önlerini bile göremedikleri yollarda, hâlâ tepede duran ayın, ağaçların arasından süzülen ışığı ile kendi ellerinde tuttukları zayıf gaz lambalarıyla beraber yeni yağan karın hızlıca kapatmaya başladığı at izlerini takip ediyordu. İzler garip bir şekilde nehri ikiye bölen köprünün civarında tek ata düşüyordu. Zaten birbirlerinden ayrı düşmüşlerdi ve bir de onlar da mı ikiye ayrılmıştı yani? Dean daha ne kadar telaşlanabilirse telaşlanmaya başladı. Belki de atının izini sürdükleri Sam'di ve bu iyi bir şeydi. Ama belki de Lucifer'ı bulmuşlardı ve bu da demek oluyordu ki kardeşi hâlâ kayıptı. Dean başından beri Lucifer'ı sevmemiş, babasının ona karşı olan bu güçlü bağını anlamlandıramamıştı. Kendisini bırak, Bobby'nin bile sözü üstüne Lucifer'ın sözleri geçerli olmaya başlamıştı ve Dean içindeki nefreti nasıl aktaracağını bilmiyordu.
Babasına saygı duyuyordu elbette ama bu her fikrini desteklediği anlamına gelmiyordu kesinlikle. Sadece bunu babasına nasıl diyeceğini bilmiyordu. O adam en büyük egoist falan olmalıydı ki ölen annesi bile bunu biliyordu. 34 sene önce derme çatma kulubelerinde çıkan yangın annesi Mary Winchester'ı götürdüğünden beri John toparlayamamış, kalan azıcık yaşama umudunu da içkilerle harcamıştı. Harcayacak parası kalmayınca daha 5 yaşına yeni girmiş Dean'i kucağında bir bebekle gizlice girdikleri barakalarda bırakıyor, Dean'in o zamanlar düşünmek bile istemediği işler yapıyordu.
Tabii ki işler John, Dean'i de bu olaylara katmaya başlayana kadar bir nebze iyi gidiyor, Dean o korkunç barakalarda küçük kardeşine bakıyordu. Sam'in ilk adımlarını, çıkardığı dişleri, ilk kelimelerini Dean hep kendi duymuş, bu sevinci paylaşacak kimseyi bulamamıştı. Yine de babasına karşı duyduğu sevgiyi hiçbir şey bitirememiş, her ne kadar o yaşta bile sinirlense de babasına karşı gelememiştir.
Bin sekiz yüz yetmişlerin o bağnaz Amerikasında John, Dean'i akıl almaz şekillerde kullanmış ve çocuğun eve getirdiği iki üç kuruşla aldığı alkolü de sarhoş olana kadar içiyor, kaç yıl geçerse geçsin eşini düşünerek kafayı buluyordu. Dean ise kustuktan sonra Sam ile kalıyor, onu güncel olaylardan uzak tutmaya çalışıyordu.
Babası şans eseri Bobby ile tanışana kadar Dean her gün yataktan lanet okuyarak kalkıyor, babasının öğrettiği gibi hırsızlık, kumar tarzı işlerle kazandığı paraların bir kısmını Sam için kitap almaya ayırıyor, bu kitaplardan babasına asla bahsetmiyor ve Sam'i bu işlerden uzak tutmaya çalışıyordu. Bobby kazara hayatlarına girdiğinden beri Dean bu 'kanunsuz' hayata daha kolay adapte olmuş, en azından annesinden beri görmediği ebeveyn sevgisini görüyor gibi hissediyordu. Bobby hayatlarında bir güneş gibi doğmuş, babasına o kadar iyi gelmişti ki Dean o sene hiç gülmediği kadar gülmüştü.
Sadece Lucifer aralarına katılmasaydı hâlâ öyle devam ederler miydi diye düşünmeden edemiyor. Belki de babası tekrar alkolik olacaktı ama şu anki halinin sarhoşlukla alakası yoktu. Lucifer sanki tam da John'un ne duymak istediğini biliyormuş da ona özel konuşuyormuş gibiydi.
"Harry'i kaybettiğimize inanamıyorum." diye mırıldandı Dean babasının ağzını yoklarken. Nedense vereceği bu cevaba çok önem veriyordu.
"O son kaybettiğimiz kişiydi, Dean. Başka birini kaybetmeyeceğiz."
Dean buna inanmak istiyor.
Fırtınanın arasında yeni bir silüet beliriyor. Dean ve John kim olduğunu anlamak için lambalarını kaldırdı. Dean elini yavaşça beline, silahına doğrulttu ama belli etmemeye de özen gösteriyordu. Yıllar bunu öğretmişti. "Sen, ilerdeki!" diye bağırdı John cevap beklerken.
Fırtınanın arasında korkunç beyaz şapkasıyla sarı saçlı bir adam belirdi. İğrenç bıyığıyla Dean'e karşı gülüyordu. "Lucifer..." diye homurdandı Dean. Peki tamam, Lucifer hayattaydı ama Sam neredeydi? Dean ilk defa bir çete üyesini gördüğüne sevinmemiş, aksine daha da telaşlanmıştı. Bu adama günahı kadar bile güvenmiyordu. Yine de babası için elini belinden, silahından uzaklaştırdı.
"Beyler..."
Lucifer elinde kendi gaz lambası ile yaklaştı. Giydiği uzun deri paltosu rahatsız edici görünüyordu. Dean'e iç karartıcı bir alttan gülüş attı ve hemen John'a döndü. John gözlerini kısarak arkalara baktı, Sam'i aradığı belliydi.
"Bir şey buldun mu?"
"Sanırım. Aşağı tarafta küçük bir çiftlik evi buldum."
"Tamam, evde kimse var mı?" diye umutsuzca sordu John. Cevap belliydi.
"Tabii. Mekan ışık ve gürültü dolu. Parti var gibi gözüküyor." Lucifer'ın sesini rüzgar ara ara kesiyor, ikisine göre daha geride kalan Dean, Hagen Dağları'na çıktıklarından beri ilk defa bu rahatsız edici herifi susturabildiği için fırtınaya şükrediyordu.
"Gidelim de görelim." John el mahkum konuştu. Sam'in orada olmadığını biliyordu ama nedense sormuyordu. Dean kaşlarını kaldırdı.
"Beni takip edin." Lucifer atını geldiği yöne döndürdü ve tepeyi çıkmaya başladı. Dean göz devirmek istedi ama çocukça bir hareketti ve şu an bu saniyelik olaya bile zamanı yoktu. Hemen atının kayışlarına vurdu.
"Harry, nasıl?" Diye sordu Lucifer. Kesinlikle cevabı biliyordu.
"Ah, o başaramadı. Küçük Madison da öyle." Diye yakındı John.
"Çok kötü olmuş. Harry tam bir savaşçıydı. Peki Garth? Ed?"
"Bilmiyoruz."
"İşe bak..." Dean, Lucifer'ın sesinde hiçbir üzüntü sezmiyordu. Kimse onun bu kadar kısa bir sürede gelip herkesi ailesi gibi benimsemesini beklemiyordu ama azından saygı duyması güzel olurdu.
Üç atlı Hagen'in küçük tepelerine çıkarken fırtınaya karşı küçük gaz lambaları, uyuyamayan ceylanları ve geyikleri yoldan kaçırıyordu. Avlanmak için verimli bir yer olduğunu düşündü Dean. Kesinlikle Benny'nin eli iyileştiği zaman beraber avlanmayı teklif edecekti. Ama şu an daha önemli bir sorusu vardı. Kardeşi neredeydi? Dudağının kurumuş derisini yoldu ve aşağı doğru tükürdü. Hava o kadar kötüydü ki geriye dönüp bakmasaydı tükürüğünün havada donduğunu düşünürdü.
"Sorsana, Sam'i görmüş mü?" Diye babasına bağırdı Dean. Şimdiye kadar o niye sormamıştı ki? "Hey, Lucifer! Sam'i gördün mü?"
"Fırtına çöktüğünden beri bırak Sam'i burnumun ucunu bile görmüyorum." Diye alayla söyledi Lucifer. Dean gözlerini kapattı ve normalde açması gereken süreden daha uzun bekledi. Birkaç saniye bile olsa yalnız kalmayı diledi.
"Görmemiş." Diye geri bağırdı John. "Umarım Ed ve Garth da hâlâ dışarıda bir yerlerdedir." Diye de ekledi. Kimsenin bunun üzerine sesi çıkmadı. Ummaktan başka yapabilecekleri bir şey yoktu.
Bundan sonra Lucifer tekrar konuşana kadar sessizce sürdüler. Dean kendi kendine, deli kara ve fırtınaya rağmen doğanın ne kadar güzel olabileceğini düşünüyordu. Kesinlikle bu yolları günlüğüne çizecekti.
"Pekala, biraz yavaşlayalım beyler. Hemen önümüzde." Lucifer, bulundukları tepenin aşağısını gösterdi. Pek şaşalı olmayan mütevazi denilebilecek bir çiftlik eviydi. Ahşap çitlerle kaplı arazinin küçük de bir ahırı vardı. Hafif bir müzik sesi geliyordu. Fırtınanın şiddetine ve uçurumda olmalarına da bakarsak çok yüksek sesli olmalıydı. Lucifer'ın da dediği gibi kesinlikle parti yapıyorlardı.
Yavaşça ve sessiz olmaya çalışarak yokuştan aşağı indiler. Kar sayesinde sesleri gömülüyordu ama bu yüzden de yerde iz bırakıyorlardı. "Hadi şuraya bağlayalım." diye fısıldadı John. Dean, Taima'yı ağaçlara bağladıktan sonra yavaşça boynunu okşadı. Benny'e böyle güzel bir atı ona ödünç verdiği için daha sonra tekrar teşekkür edecekti. Minnet doluydu.
"Bunu ben hallederim. Bu iyi insanları korkutmak istemeyiz." Dedi John. Beyaz atından inip sessizce çiftliğe doğru adımlarken. "Siz ikiniz, saklanın bir yerlere... yalnız tek adam, üç tane tipi bozuk ve tehlikeli gözüken adamdan daha az korkutucu." Herkes bu fikre hemfikirmiş gibi mırıldanınca daha da gizlenmek için Lucifer ve Dean yere çöktü. "Dean, solundaki ahıra gir. Lucifer, sen de önündeki arabanın arkasına saklan."
Dean ahıra doğru siper aldı. Ana ahır olmadığı belliydi, Küçük ve derme çatmaydı. Ahşapları çürümüş, bazı çivileri çıkmıştı. Dean şapkasını düzeltti.
"Merhaba!? Affedersiniz?" Diye seslendi kulübeye karşı John. Müzik sesi aniden durunca Dean yanındaki arabanın arkasında saklanan Lucifer'a küçük bir bakış attı ve göz göze geldiler.
Kulübeden bir adam çıktı ve meraklı gözlerle merdivenin aşağısında duran John'a baktı. "Oh, şey- Merhaba dostum."
"Ne istiyorsun?" diye sordu adam cırtlak bir sesle.
"Sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim. Uh, arkadaşlarım ve ben, buraya gelirken biraz... sıkıntı yaşadık- fırtınada kaybolduk."
Adam, John'u dinlerken şüpheyle kaşları kalktı ve elindeki gaz lambası ile merdivenlerden yavaşça aşağı inip tam olarak John'un karşısına geldi. Kulübeden iki adam daha çıkmış, biri sağa biri de sola doğru kaymış etrafı inceliyorlardı. Sanki John'a inanmamış gibilerdi. John, arkadan gelen adamları görünce "Ah, beyler..." diye iç çekti. Öndeki adam tam da yardım edemeyeceğini söylerken Lucifer hızlı hızlı nefes almaya başladı. Paniklemiş miydi yoksa eğleniyor muydu anlaşılması zordu.
"Dean..."
"Dean, bir sorunumuz var..."
Lucifer önündeki arabanın üstüne örtülmış beyaz masa örtüsünü hafifçe kaldırırken kulübenin önündeki adamlardan gülme sesi geliyordu. Lucifer örtüyü içi görülebilecek şekilde kaldırdığında açıkta kalan elini yumruk yapıp ağzına götürdü. Lucifer'ın eğleneceğini düşünen Dean, onu gerçekten şaşkın görmüştü.
"... burada bir ceset var."
Lucifer örtüyü Dean daha iyi görebilsin diye ona doğru daha da açtı ve büyük ihtimalle evin sahibi olan adamın cansız bedeni gözler önüne serildi. Lucifer sözlerini yineledi.
"Arabada bir ceset var."
"Duydum, duydum seni." Diye susturdu onu Dean. Çoban altıpatlarını hızlıca belinden çekti. Babasına güveniyordu ama onu koruması gerekliydi. Hazırda bekliyor, gerekli anı kolluyordu. "Gözlerin babamın üzerinde olsun." diye tedbirledi Lucifer'ı.
"Bence gitsen iyi olur birader." dedi kapının sağındaki adam.
"Bak dostum... pek bir şey istemiyorum-" John sözünü bitiremeden soldaki adam sanki sonunda bir şeyi çözmüş gibi hemen silahını çekti ve bağırmaya başladı.
"Sen- John Winchester'sın!"
Bunu duyan adamlar John'a doğru nişan almaya başladı ama John sandıklarından daha hızlıydı. John hemen kürkünün altına sakladığı altıpatlarını onu ilk tanıyan adama doğru çekerken Dean hiç durmadan tam olarak John'un önünde duran adamı vurdu. Adamın silahı elinden uçtu. Belki onlar hızlı olabilirdi ama Dean daha hızlıydı. İlk silah çeken adamı, John tam kafasından vurduktan sonra Lucifer da hiç vakit kaybetmeden sağdaki adamı vurdu. John hemen sipere koştu ve çatı katındaki pencereden litchfield tüfeği ile siper alan başka bir adam ortaya çıktı. Silahı iyi yağlamamış olacak ki sürgüyü iki kez çekmesi gerekti. Bu fırsattan istinaden Dean, altıpatları ona doğrulttu ve uzak mesafe olmasına rağmen alnından adamı vurabildi. Dean'in dudakları kendiyle gurur duyar gibi hafifçe kıvrıldı.
"Lanet İblisler!" dedi John kim olduklarını anlayınca.
"Hepsi bu kadar mı?" diye bağırdı Lucifer. Ona az geldiğini Dean biliyordu ama onunla uğraşacak vakti yoktu. "Sanırım öyle." dedi John. "Lucifer, git atları eve doğru yaklaştır, Dean sen de ahıra bak. Ben evi kontrol edeceğim." Diye herkesi görevlere ayırdı ve oğluna gururla küçük bir gülümseme sundu. Dean arkasından hayran gözlerle bakarken hemen ahıra doğru yol aldı.
Karda ağır ağır yürüyüp sonunda ahıra vardığında sürgülü kapıyı hızlıca açtı ve önce ileriye göz gezdirdi. Çamur zeminde ilerlerken belinden silahını çekti ve hazır olarak atlara doğru ilerliyordu ki birden kendini yerde buldu.
Başını yere çarpmış, çamura teşekkür edecek hale gelmişti. Dedesinden kalma şapkası bir yana, altıpatları bir yana uçmuştu ki bunu düşünecek vakti olmadan ayağa hızlıca doğrulmaya çalıştı. Ahırın asma balkonundan üstüne atlayan İblis'in ona doğru süründüğünü gören Dean, sağ bacağıyla karnına bir tekme attı ve adam karnını tutarak çamura düştü. Bu fırsatı değerlendiren Dean hemen ayağa kalktı.
"Siz şerefsizler kuzenimi vurdunuz!" diye bağırdı İblis.
"Şey, ilk o başlattı." diye Dean kendini savunuyordu ki adamın ona doğru acemice koştuğunu gördü. Hemen pozisyonunu aldı ve önce sağ yumruğu ile yüzüne vurdu. Adam onun etkisinden çıkamadan sol yumruğunu da yüzüne geçirdi ve aynı anda sağ yumruğunu bu sefer karnına vurdu. Adam geriye doğru sendeledi, bu sayede de Dean tekrardan sol yumruğunu karnına vurdu. Adam olabileceği kadar sersemleyince Dean sağ yumruğunu geriye gerdirdi ve şiddetle İblis'in yüzüne vurdu. Adam düşmedi ama kollarını yumruk yaparak sanki bir fetüs gibi kafasını korumaya aldı. Dean'e karşı geri saldırı yapmak için atıldı ve sağ yumruğunu Dean'in yanağına denk getirdi. Dean bu etkiyle hafifçe güldü. Sinirden kaynaklı bu gülme adamın bacaklarının arasına bir tekme olarak geri döndü. İblis, acı ile inlerken Dean adamın yakasından tuttu ve onu yere serdi.
Sesleri duymuş olan John kara rağmen koşarak ahırın kapısına kadar gelmişti. "Ne oluyor?" diye sorduğunda Dean adamı çoktan yere sermişti. "Sinsi yavşak... öldüreyim mi?" babasına soru yöneltti.
"Hayır..." diye iç çekti John. "Şimdi değil."
Dean ne olacağını anlamış bir şekilde adamın boynuna elini sardı ve sağ yumruğunu havaya kaldırdı. Adamın üstündeydi ve John konuşmaya devam ediyordu.
"Crowley'in nerede olduğunu ve burada ne yaptıklarını öğren."
Dean adamın boynundaki elini sıkılaştırdı ve yumruğunu da sıkarak biraz daha gerdi. "Oh, bu şerefsiz konuşacak." Dean adamı birkaç kez salladı. Hemen yumruk vurmak istemedi.
"Crowley nerede?"
Adam ıkına ıkına cevap verdi. burnu kanıyordu, yüzü ve gözü anında şişmiş durumdaydı. "Diğerleriyle birlikte..." Adam yutkunur ve devam eder. "...buranın güneybatısında, gölün yakınındaki eski maden kampında."
Dean sağ yumruğunu adama gelişigüzel vurdu ve dahasına hazır bir şekilde "Siz sikikler burada ne yapıyorsunuz?" dedi. Adamı ileri geri sallıyor, sanki beyin sarsıntısı geçirsin istiyordu. "Neden buradasınız?" diye de ekledi.
Adam korkuyla "Bir tren soygunu planlıyoruz, ray hattını patlatacağız. Bundan başka bir şey bilmiyorum, yemin ederim!" şeklinde yakarmaya başladı.
John, adamın konuştuklarını duyunca kıkırdamaya başladı. O kıkırdama yavaşça kahkahaya döndü. "Eh, baya bi' işin üstesinden geliyor gibisin, Dean. Ona ne yaparsan yap, umrumda değil. Ama işin bittiğinde şu atı getir." Diyerek ahırda bağlı duran ortadaki atı gösterdi ve yavaşça eve doğru geri ilerlemeye başladı.
İblis korkuyla "Başka bir şey bilmiyorum... lütfen... bağışla beni." diye yakarmaya başladı. Dean alayla gözlerini bir sağa bir sola çevirdi ve adamın boğazındaki elini yapabileceği kadar biraz daha sıktı.
"Beni bir daha görmezsin, yemin ederim!"
Dean hafifçe gülümsedi ve dişlerini ortaya çıkardı. Adam bundan umutlanmış gibiydi ki o da gülümsedi. Fakat Dean adamın beklediğinin aksine ona sağ yumruğunu geçirdi. Zaten sersemlemiş olan adam tamamen bayılınca Dean sonunda adamı bıraktı. Adamın üstünden kalktı ve ellerini silkeledi. Üstüne atlandığında düşen şapkasını ve tabancasını almak için yere uzandı ve onları silkeleyip ikisini de taktı. Şiddete karşı korkmuş at kişnemeye ve iki ayak üzerine kalkmaya başladı. Dean, yavaşça arkasını döndü ve atı sakinleştirmeye çalıştı. Ellerini önüne açtı ve yavaş adımlarla ata yaklaşmaya başladı. Atı sakinleştirmek için hafifçe mırıldanıyor, ata iyi olduğunu söylüyordu. En sonunda ata dokunabilecek kadar yaklaştı ve atın boynunun altına pat pat yapmaya başladı. At uysallaşınca hafif mırıltılar çıkardı ve Dean, atı kayışından tutup diliyle şak şak sesleri çıkararak onu takip etmesini söyledi.
At uysalca Dean'i takip ediyor, karlı fırtınada Dean başını öne eğerek ilerliyordu. Atı, diğer atların yanına bağlıyordu ki ana evden çığlık sesleri gelmeye başladı. Dean atı hızlıca bağladı ve eve doğru koşmaya başladı.
"Lucifer, ne yaptığını sanıyorsun lan?" diye bağıran babasını duydu. Dean kapıyı zorlayarak içeri girdiğinde kafasına doğru gelen bir bira şişesinden kaçmak için eğilmek zorunda kaldı.
Odanın tam ortasında büyük denilebilecek bir masa ve odanın tek ışık kaynağı olan bir gaz lambası vardı. Masanın etrafında ise saçları boynuna kadar gelen kahverengi saçlı bir kadın ve Lucifer dönüyor, hatta daha çok Lucifer kadının attığı şeyler kaçıyordu. Kadın ise deli gibi çığlık atıyor, Lucifer'dan korkuyordu.
"Bıraksana kadını!" diye yakardı john.
Lucifer eğlenerek kahkaha atıyor ve "Hiçbir şey yapmıyorum." diye bağırıyordu. Dean ise tetikte bekliyor, kadına diğer taraftan yaklaşmak için hazırlanıyordu. Tam o sırada kadın tekrardan Lucifer'a masadaki şişelerden birini fırlattı. Beyaz, fırfır işlemeli bir gecelik elbise giyen kadın korkuyla üç adama bakıyor, John hem Lucifer'ı hem de kadını sakinleştirmek için ellerini öne doğru açmış bekliyordu. "O İblislerden!" diye bağırdı Lucifer buna inanıyormuş gibi.
Kadın bulduğu mutfak bıçağını adamlara doğru uzatırken John bir elini kadına bir elini de Lucifer'a uzattı ki ikisi de sakin olsun. "Hayır değil, Lucifer, baksana ona."
"Hanımefendi, hanımefendi, siz..." John sözüne devam edemeden Lucifer bilerek önündeki masayı devirdi ki masanın etrafındaki koşuşturma son bulsun. Masanın üstündeki gaz lambası kırıldı ve etrafı hızlıca alevler sarmaya başladı.
"Hay kafana sıçayım, Lucifer!" İçten bir şekilde bağırdı John. Lucifer ve o ikisi yavaşça kadına yaklaşıyor, Dean ise kapıyı koruyordu. Kadın bıçağını spesifik olarak Lucifer'a çekince John eliyle kadını durdurdu ve sonra da Lucifer'ı göğsünden tutarak geriye doğru ittirdi. Lucifer ise ellerini havaya kaldırmış, suçlu bir şekilde kahkaha atıyor, kadını korkutmaktan zevk alıyordu. Dean, yerdeki bir tabureyi aldı ve geriye doğru fırlattı. Lucifer ona doğru geri geri gelirken kolundan onu tuttu ve kapının dışarısına itti. Ardından hızlıca babası ve kadının yanına koştu.
Kadın gardını tam olarak indirmemişti ama az önceki kadar da saldırgan değildi. John, onu sakinleştirmeye çalışıyor, her şeyin yoluna gireceğine dair bir şeyler mırıldanıyordu. O sırada alevler hızlıca ilerliyor, burdan çıkmaları gerektiğini haber ediyordu.
Kadın zayıfça bıçağı öne doğru savurdu ama John kadını bileğinden tuttu ve sağ elini de kadının sol omzuna koydu. "Hanımefendi! Hanımefendi..." Kadın bıçağı indirmiş, savunmacı gözlerle John ve Dean'i süzüyordu. O kadar derin nefes alıyordu, öfkesi o kadar belliydi ki... John onu sakinleştirmeseydi Dean, kadının onu parçalayabileceğini düşündü.
"Hadi, her şey yoluna girecek." Kadın ürkek bakışlar atarak etrafa bakıyordu. John elini kadının arka omzuna koydu ve onunla birlikte hareket etmesi için hafifçe ittirdi. "Burdan çıkmamız lazım. Derhal!" Yangın hızla ilerliyor, odadaki üç kişiye de turuncu ışıklar yansıyordu. Soğuktan sığınacak yer arayan bu adamlar şimdi ise sıcaktan kaçıyordu.
Dean, kadının üstüne sermek için hızlıca bir battaniye aradı ve kadının omzundan aşağı doğru serdi. John ve kadın merdivenden aşağı inerken Dean de hızlıca arkalarına koştu.
"İyi misiniz hanımefendi?" diye sordu sakince John.
"Buraya üç gün önce geldiler..." Dean ellerini birbirine sürterek kadının arkasına geldi. Kısa saçlı kadın çığlık atmak yerine ilk defa konuşuyordu. "...ve kocam, onu..."
"Sorun yok hanımefendi, şu an güvendesiniz... ama burada kalamazsınız." Kadın başını aşağı eğdi. Dik durmakta bile zorlanıyordu. Evin ise ahşapları gıcırdıyor, çökeceğini haber veriyordu.
Lucifer çoktan atına binmiş, bekliyordu. John ve kadın son bir kez yanan eve baktılar. "Bizimle gelin." diye teklif sundu John. "Dean."
Dean elinde gaz lambası ile kadına yaklaştı ve babasının yerine kadını omzundan tutarak John'un atına doğru yönlendirmeye başladı. "Hanımefendi, sorun yok, tamam mı? Biz de kötü adamlarız..." gaz lambasını babasına verdi ve kadının gözlerinin içine izin istercesine baktı. Kadın hafifçe başını sallayınca belinden kadını tutup kaldırdı ve babasının beyaz atının arkasına oturttu. "...ama en azından onlar değiliz. Sorun yok"
"Ne yapmak istediğinize karar verene kadar sizi güvende tutacağız." şeklinde güvence verdi Dean ve hızlıca kendi atına bindi. Burada daha fazla kalamazlardı çünkü evin çatırdaması artıyor, fazla süresi kalmadığını belli ediyordu.
"Adınız nedir, hanımefendi?" John, önden konuştu.
Atları koşturmaya başlamışlardı ve uzaklaşıyorlardı fakat kadın cevap bile veremeyecek kadar dalgın gözüküyordu. John yineledi. "Hanımefendi?"
"Mills."
"Mills?"
"Jody Mills. Kocamın soyadı... adıydı yani..."
Atlar ile uzaklaşırken son bir çatırdama sesiyle evin çatısı çöktü ve Jody sanki kendisi yanarak çökmüş gibi gözlerini sıkıca kapattı.
Sonunda Colter'a geri geldiklerinde, Kevin kapıda nöbet halindeydi. Birilerinin geldiğini görünce hemen süngüsünü çekti ve kampa haber saldı. "Hey, birileri geliyor!" Nişan aldı ve gözünü kıstı. "John gelmiş. Hey millet, John döndü!"
Kamptakiler kulübeden yavaş yavaş çıkarken ilk Bobby konuştu. "Ne yaptınız?"
"Lucifer bi' çiftlik evi buldu ama... ilk bulan o değilmiş."
John konuşurken üçü de atlarını yavaşça ahıra götürüyorlardı.
"Crowley ve pislikleri, bizden önce bulmuşlar."
Dışarı çıkanlar gaz lambaları ile gelenlere ışık tutuyor, John'un arkasındaki kadını inceliyorlardı. Kadın korkmuş yüz ifadesi ile bu yabancı yeri inceliyor, hem soğuktan hem de yaşadıklarından dolayı titriyordu. John elindeki lambayı Kevin'e verdi. Dean ise Jody'i attan indirmek için onun yanına gitmişti. "Evde bazı adamları ile karşılaştık... ama belli ki dahası var..." John ıkınarak, zorla atından indi ve cümlesine devam etti. "...bir treni gözetliyorlar." Atının ipini elinden alan Kevin'e teşekkür etti ve Bobby konuşmaya başladı "Şu an ihtiyacımız olan son şey bu, John."
"Eh, yapacak bir şey yok. Fakat biraz erzak bulduk, battaniye de... biraz da yemek- ve bu kadıncağızı, Bayan Mills'i. Bayan Jo, Bayan Meg, onu ısıtıp... içecek bir şeyler verin." Jo ve Meg hızlıca Jody'i alıp içeri doğru götürürken John arkadan tekrar bağırdı "...ve Bayan Mills, her şey yoluna girecek... simdi güvendesiniz."
Donna, John'a hafif bir ışık sağlamak için gaz lambası tutarken, Jo ve Meg'in, Jody'i içeri götürüşüne takılı kaldı. Beş dakika önceye kadar içinde bulundukları durumdan daha kötü ne olabilir diye düşünürken bu kadının halini görünce daha da kahrolmuş, bakışlarını geri çekememişti.
"Kocasını öldürmüşler..." diye başladı John. Donna sanki John'un da orada olduğunu unutmuş gibiydi. Hatta her şeyi unutmuş bile olabilirdi. John onu gerçek hayata döndürmüştü çünkü birden fırtınanın o uğultusunu, kamptakilerin muhabbetini de duymaya başlamıştı. "...hayvanlar."
Donna birkaç kez gözünü kıptı ve John'a döndü.
"Biraz dinlenmem lazım. Üç gündür uyumadım." diye yakındı John. Ellen, hemen odasının yolunu göstererek "Siz şurada kalacaksınız... Bayan Hanscum size yolu gösterecek." dedi. John kafasını hafifçe salladı. "Bay Winchester, size de şu tarafta bir oda verdik." diyerek Dean'e döndü.
"Teşekkürler, Bayan Harvelle." Lucifer, Dean'e inanmaz bir bakış attı, merakla bekliyordu.
"Bay Lucifer... siz de şuradaki adamlarlasınız."
Lucifer bozulmuş bir şekilde birkaç kez kekeleyerek isyan etmeye başladı. "Nasıl oluyor da Dean'in odası varken bense Mick Davies ve bir avuç zencinin yanında yatıyorum?"
Bobby bıkmış bir şekilde homurdandı "Yat be artık." Az önce avluda oluşan kalabalık yavaşça dağılıyordu.
Hâlâ mükemmel bir yer bulamamış olsalar da üç günlük uykusuzluğun üzerine güzel bir uyku uyuyabileceğini sanan Dean'in aklına ise kayıp kardeşinin başına neler gelmiş olabileceği gelip dururken geceyi haram etmiş, zar zor birkaç saat anca uyuyabilmişti.
Dean, fırtınanın şiddetli uğultusuna uyanmış, yatakta biraz debelense de geri uyuyamayacağını anlayınca John, Bobby ve Donna ile beraber kaldığı kulübeden çıkmış, dün Harry'i gömdükleri yere doğru gidiyordu. Mezarın taşı hızlıca yapıldığındandır ki dikkatsiz duruyordu. Dean buna çok içerlenmiş, düzelteceğine dair kendine söz vermişti.
Dean dua etmezdi ama Harry inançlıydı. 'Umarım istediğin huzura varmışsındır.' diye düşündü Dean. Mezarın üstüne yağan karları biraz silkeledi. İçeriye girip çıkana kadar tekrar yağacaktı ama en azından bunu yapabilirdi. Harry'nin mezar taşına bağlanmış atkısını da silkeledi ve son bir bakış atıp herkesin toplandığı kulübeye doğru ilerledi.
"Günlerdir ortalıkta gözükmedi. Hava da yumuşamadı." Jessica, kamptaki kızlara endişesini dile getiriyordu ama daha çok deliye dönmüş gibiydi. Sam'in üzerine kurduğu baskı inanılmazdı. "O güçlü ve zeki." Diye araya girdi Jo. Dean de tam o sırada kapıdan içeri girmiş, kollarını silkeliyordu. Hanımlar ateşin başına oturuyor, dün Harry için yaptıkları yatakta Jack oturuyordu ve onun başında da kitap okuyan Bobby duruyordu. Mick ise köşede silahını temizlerken sigarasını tüttürüyordu.
Dean ellerini birbirine sürterek ateşin başına geldi ve eğilerek ellerini ateşe tuttu. "Merhaba, Dean." Jessica sanki bir şey isteyecekmiş gibi konuştu. Dean hızlıca ateşi yelledi. "Jess." Kafasını hafifçe eğerek selam verdi ve dikeldi.
"Dean... nasılsın?" Jessica ayağa kalktı ve hızlıca Dean'in dibine kadar girdi. "İdare ediyorum işte Jess... sen?" Dean başını ateşten çevirip Jessica'ya doğru döndü. Jessica mahçup bir şekilde başını eğdi ve napacağını bilemiyor gibi birkaç çaresiz adım attı. Ağzındaki lafı dolandırıyor, bir türlü lafa giremiyordu.
"Şey diyecektim-"
Dean derin bir iç çekip başını eğince Jessica sözünü kesti ama biraz sonra devam etti. "Sorduğum için üzgünüm ama..."
"Küçük Sammy... yine başını belaya bulaştırdı." Dean bir elini beline yumruk yaparak götürdü. Jessica ile aynı dertten muzdariplerdi ki Jessica birden sesini yükseltti. "İki gündür ortalıkta-" fazla bağırdığını anlamış gibi boğazını temizledi ve daha sakin bir tonda devam etti. "Ortalıkta yok."
İkisi de birbirine bakıyordu ki Bobby'den bir sesleniş duyuldu. "Mick?"
"Evet?"
"Mick, Dean ile at sırtına atlayıp... Sam'i arar mısınız?"
Jessica kendine destekleyici bulmuş gibi Dean'in yanından usulca ayrılıp, ateşe doğru ağır ağır yaklaşan Bobby'nin arkasına geçti.
"Şimdi mi?"
Bobby destekleyici bir şekilde "Jessica, biz... Sam için fazlasıyla endişeliyiz." dedi.
"Eğer, Sam değil de ben kaybolmuş olsaydım..." Mick ayağa kalktı ve temizlemeyi bitirdiği Av tüfeğini Dean'in eline tıkıştırırken devam etti. "...O da beni arardı." Dean'e güven dolu bir bakış attı ve atları hazırlamak için kulübeden çıktı.
Jessica öne doğru hızlı birkaç adım atıp "Teşekkür ederim!" diye bağırdı. Sesi hâlâ endişeliydi ama ikisine güvendiği belliydi. Bobby geri Jack'in yanına oturdu ve ona kitap okumaya devam etti.
Dean kulübeden çıktığı anda diğer kulübeden gelen hafifçe konuşma seslerini dinliyor, Mick'in atları getirmesini bekliyordu.
"...yoktur gibi düşündüm beyler, çünkü hareketliliği seviyorsunuz. Saklanarak geçen onca gün... ve bayağı bir kişi de tavuk gibi korkuyor. Siz hariç tabii."
"Kes sesini, Lucifer." Kevin sözünü kesti.
"Hiç bu kadar çok asık surat görmemiştim." Lucifer bağırarak yakınıyordu.
"Sanırım millet bazı şeyleri... özlüyor" Uriel içerli içerli konuşmuştu. Dean onu hiç böyle duyduğunu hatırlamıyordu. Aslında şu an aklında olan tek şey Mick'in atları getirmesinin niye bu kadar uzun sürdüğüydü.
"...yani, ben, bana bir şey olursa yaygara istemem."
"Sana bir şey olduğunda... parti vereceğiz." Kevin'in Lucifer'a karşı sözlerine kulübenin içi gülmekten yarılmıştı, hatta Dean bile gülebilecek durumda olsaydı kulübenin dışında gülerdi. Lucifer'ın yerildiği her zamanı severdi.
"Parti... muhtemelen." Uriel gülerken Kevin'e destek verdi. Dean içerde tam olarak ne olduğunu bilmiyor ama Lucifer'ın "Komik mi ulan bu?" diye bağırışından sonra duyduğu yumruk sesine bakılırsa Lucifer şaka kaldıramıyordu. Uriel'in hırıltısından sonra içerdeki adamlar ortamı sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Belki de sizin gibi iki gerzeğin bana gülmesi hoşuma gitmiyordur."
Dean içerde olmadığı için biraz da mutluydu. Zaten sesleri duyduğu yürüyüşünden belli olan John alelacele içeri girip "Kesin şunu!" diye bağırınca içeri girmeyerek doğru kararı aldığından emin oldu. Mick, Gabriel'in de yardımıyla sadece Dean ve kendi atını değil de kulübenin içerisindekilerin de atlarını getirince Dean neden bu kadar beklediğini anladı. Babasının nereye gideceğini öğrenmek için Mick'e eliyle işaret yaparak ayrıldı ve sese doğru ilerledi.
"...siz aptallar birbirinize yumruk atıyorsunuz, hem de Crowley'e yumruk atmamız gerekirken!" John elini yumruk yaptı ve sıkarak kaldırdı. "Öylece oturup bizi bulmalarını mı beklemek istiyorsunuz?" Dean kapının ağzından içeri bakıyordu ki John'un bağırışıyla beraber hepsi dışarı çıkmaya yeltenince Dean geriye doğru kaydı. "Yapacak işlerimiz var millet, hepinizin var. Hadi!" Herkes atlarına doğru giderken Dean babasını yalnız yakaladı.
"Bundan emin misin, baba?" John aşırı emin bir şekilde kafasını salladı. "Yakın zamanda çok badire atlattılar... daha yeni ayağa kalkıyoruz. Ayrıca daha Sammy'i bile bulamadık. Kaç kişi onu aramaya gitti şimdiye kadar?"
"Ve şu an ihtiyacımız olan son şey Crowley tarafından pusuya düşürülmek." John, Dean'in omzuna vurdu ve atlara doğru yol aldı.
"Ondan nefret ettiğini biliyorum baba"
"Bizim için burda."
"Bundan şüpheliyim."
"Hayır, ondan değil benden şüpheleniyorsun."
Dean sadakatinin sorgulanmasına sinirlenmiş, öfkeyle cevap verecekken karşısında babası olduğunu hatırlayınca biraz daha uysallaştı. "Senden asla şüphe duymam baba, sen..." Dean kısaca duraksadı ve devam etti. "Her zaman dersin ki 'intikam karşılayamayacağımız bir lükstür.' "
"İşin doğrusu da bu, evlat." John atın kayışlarını tutarken oğluna döndü. "Ve bu, çok zaman öncesinden olmuş bitmiş bir iş için intikamdan çok daha fazlası... trenlerden ve patlayıcılardan bahsediyorlardı. Crowley'nin aldığı bilgiler her zaman iyiydi."
"Sen de şu lanet treni soymak için doğru zaman mı diyorsun?"
"Bokun tezeğin içinde yaşamayı hayal ediyor olabilirsin lakin ben, böyle yaşamak için fazla yaşlanıyorum."
Dean tam da en azından Sam'i bulana kadar beklemesini söyleyecekti ki John, ana kulübeye doğru bağırmaya başladı. "Bay Singer, Bay Lafitte, Bay Shurley... rica etsem etrafla ilgilenir misiniz? Mevzu İblisler hakkında." Dean, az önce kavga eden adamların babasının arkasından at sürerek gidişini izledi. Gerçekten bir tren soygununa şu anda kendi öz oğlunun bulunmasından daha mı fazla önem veriyordu? Mick, dün buldukları atın kayışını Dean'in eline tutuşturdu ve omzuna destekleyici birkaç vuruş yaptıktan sonra geriye dönüp kendi atına bindi. Dean başını salladı ve Mick'in arkasından kendi atına bindi ve onlar da yola koyuldular.
"Bu taraftan. Tek bildiğim, Sam'in nehirden yukarı doğru gittiği." Mick atını önden sürüp, aynı zamanda yağan kar kapatmadan yerdeki izleri takip etmeye çalışıyordu.
"Hepimizin tek bildiği... atını kuzeye doğru hiç durmadan sürdüğü."
"Kaçıp gidecek birisi değil o. Bu şekilde değil."
"Eh, bu ilk sefer değil."
Fırtına düne göre daha da şiddetlenmiş, mayıs ayının o cıvıltısı ve neşesi haricinde zorlu bütün hava koşullarını gösteriyordu. Mick ve Dean şapkalarını yüzlerine siper yapmış, rüzgardan ve soğuktan korunmaya çalışırken kalın paltolarının içine gömülmüşlerdi. Hagen Dağları'na tırmanırken Mick birden Dean'e doğru seslendi. "Hey, duman gibi bir şey gördüm. Gel bi' göz atalım."
"Umarım Crowley'in adamları değildir." Mick atını dumanın kaynağına yaklaştırmış, derme çatma kamp alanını görünce atından inmişti. "Yani..."
kamp alanını incelemek için hafifçe eğildi.
"...birisi burdaymış..."
Mick, elini ateşin yakıldığı yere götürdü ve sönmüş külle eliyle oynadı. "yeni gitmiş... ve..." Mick yoldaki izlere bakarken Dean atıyla biraz geriden onu izliyordu. "...bu yoldan gitmiş." diyen Mick eliyle karla kaplanmış patikayı gösterdi. Mick atına geri bindi ve ilerlemeye başladı. "Nehre doğru izler var." Spider Gorge, güneye doğru akarak çetenin kaldığı eski madenci yerleşkesinden geçen ıssız ve karlar kaplı bir nehirdi. Dean bu olaylar yaşanmadan önce nehre baksaydı soğuğa rağmen huzur bulabilirdi ama zavallı Madison, başarısız Blackwater soygunundan sonra nehrin kuzey kısmının yanındaki patikaya gömüldüğü için artık sadece anıları görebiliyordu. Nehrin, Deadboot deresi ile birleşmeye başladığı yerlerde kayalıkların arasından, kar ile kaplanmış çam ağaçlı yollardan geçerken Dean endişeyle sordu. "Sence bunlar Sam'in izleri mi?"
"Sen söyle. Bunlar at izleri, bu kesin... ama herhangi birinin atı da olabilir... bakalım, takip edip göreceğiz."
Dean lanetler yağdırarak dün babasına sorup cevap alamadığı soruyu bir kez daha şansını denemek için Mick'e sorma kararı aldı. "Ya... sahi sen de ordaydın, Mick, gerçekten o botta ne oldu?" Dean şüpheyle gözlerini açtı ama fırtınanın yüzüne doğru şiddetle vurmasından dolayı usulca başını geri eğdi. Mick bir gözü yolda şekilde konuşmaya başladı
"parayı almıştık, sıkıntı yoktu derken bir anda her yeri sardılar."
"Ödül avcıları mı?"
"Hayır, Pinkertonlar. Çok acayipti. Üzerimize kurşun yağdırdılar." Tepeye çıkarken Mick sözünü bir uyarıyla kesti. "Şu yarığa dikkat et." Dean soluna baktı ve kocaman bir uçurum, yarık gördü. Mick'i dinledi ve atını sağa doğru çevirdi. Mick ise devam ediyordu.
"John, bi' kızı öldürdü... kötü şekilde... ama durum çok sıkıntılıydı." Dean şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Babası masum küçük bir kızı mı öldürmüştü yani? Hem de bir hiç için... tamam, hiçbiri iyi adamlar değillerdi ama Dean düşündüğü zaman masum kimsenin, hele de küçük bir kızın canını aldığını hatırlamıyordu. Hayal kırıklığı ile "Bu onun yapacağı bi' işe benzemiyor." dedi. Mick ise cevap vermek yerine izleri takip etmeyi seçti.
Uzun yarığın sonuna geldiklerinde tepeyi ikiye bölen kayalıklı yollara doğru giden izler vardı. Mick eliyle işaret yaptı ve Dean onunla beraber sağa döndü. Ardından Mick tekrar konuşmaya başladı. "Harry öldü, Ed ve Sam... onlar da vuruldu. Garth'a ne olduğunu bile bilmiyoruz. Kaçabilmemize şaşırıyorum. Hatta, sizler diğer taraftan gelmeden önce, zar zor dayanıyorduk." Dean "Durum sıkıntılıymış." demekle yetindi. Konuşmaya başlarsa susmayacağını biliyordu. Konuyu değiştirme kararı aldı.
"Lanet fırtına tekrar bastırıyor."
"Eğer hızlı olmazsak izleri kaybedeceğiz."
"Hey, bak! Şurada, gördün mü?" Dean kafasını Mick'in bağırışıyla beraber izlerden kaldırdı. Gözlerini kısarak Mick'in ileride gösterdiği yere bakmaya çalıştı. Sam'in atı yerde yatıyordu, etraf kanla kaplıydı. Sanki yenmiş gibiydi. Dean ve Mick hızını arttırdı ve ata yaklaştı.
"Blackwater'dan ayrılırken, Sam bu atı sürüyordu."
"Oh, bu..."
"Bakalım bizi duyabilecek mi."
Mick birden altıpatlarını havaya doğrultup bir el ateş etti. Ses gelmeyince bir kere daha ateşledi.
"Hey! İmdat! Buradayım!"
Dean, Sam'in sesini duyunca hem rahatladı hem de içini bir endişe kapladı. Sam'i bulmuş olabilirlerdi ama bu onun iyi durumda olduğu anlamına gelmiyordu. Ayrıca hâlâ teknik olarak bulunamamıştı. Mick, "Sesi yukardan geliyor." Diyerek atını sürmeye başlayınca Dean de peşinden yokuşu çıkmaya başladı.
"Kimse var mı? Buradayım!"
Mick ile Dean uçurumvari bir yere geldiklerinde artık atla gidebilecekleri noktanın sonuna gelmişlerdi. Mick atından inerken "Ses, önümüzden bir yerden geliyor. At sırtında daha fazla gidebileceğimizi sanmıyorum. Buradan itibaren yürümemiz lazım." dedi. Dean de onunla birlikte atından inmiş, daha kamptan çıkmadan önce Mick'in ona verdiği av tüfeğini de çekmişti. "Hadi." Dean ile Mick, sağ aşağı doğru diz boyu kara rağmen tepeden aşağı iniyor, Sam'in sesini takip ediyorlardı.
Tepeden inip uçurumun düzlüğüne ulaştıklarında çok köşede olmalarından mütevellit hiçbir şeye doğru yürüyorlarmış gibi hissettiriyordu. "Dikkatli ol, burada boşluk var." Mick'in uyarısından sonra Dean, atlayarak karşıya geçti ve hafif engebeli yerden aşağı doğru kaydı. Tekrar doğrulduğunda Mick, bir iki adım ötede onu bekliyordu. Dean'in kalktığını görünce arkasını döndü ve "Kafana dikkat et." diye uyardı.
Dean, eğilerek boşluktan geçti. "Adımlarına dikkat et, burası çok kaygan." diye de Mick'i uyardı. "Kayaya yakın kal. Gel, yukarıdan" Mick, karşılarındaki kayaya buza ve kara rağmen çok kolay bir şekilde zıplamıştı. Dean başını hafifçe salladı ve kendine inanarak o da kayaya şıçradı. Tutunup sonunda kendini yukarı çekebildiğinde rahatça mırıldandı.
"Hey, buraya!" Dean ve Mick son bir yükseltiden atlayıp tekrardan önlerindeki başka bir kayaya tırmandıktan sonra iki tepenin arasında kalmış bir boşluktan geçmeleri gerekti. O kadar dar bir alandı ki, Mick bi' ara nefes almakta bile zorlanmıştı.
"Sam! Sammy!" diye kardeşine bağırmaya başladı Dean.
"Buradayım!"
"İşte, Sam! Geliyoruz!" Mick birden koşmaya başladı. Dean'e baktığı zaman onu çoktan önde, boşluktan aşağı Sam'e doğru bakarken gördü. Mick ona yetişti ve aşağı doğru bakarken Sam'i sonunda görebildi. Sam aşağıdaki kayalara yaslanmış, bir eliyle vurulduğu yeri tutuyordu.
Yukarı doğru baktığında ise Dean ve Mick, Sam'in yüzünün her yerine yayılmış pençe izlerini gördü. Çenesinin altından gözünün altına doğru uzanan birinci kesik, hemen ilk kesiği çaprazlayarak burun kemerine uzanan ikinci kesik, patlamış dudağından burnuna kadar uzanan üçüncü kesik, kaşını ikiye ayıran dördüncü kesik ve sol yanağındaki hepsinden bağımsız beşinci kesik ile gözündeki şişlik sayesinde ölmeye yüz tutmuş bir adam gibi gözüküyordu.
Dean'in içi öyle bir cız etti ki... hemen boşluğa, kardeşinin yanına atladı. Mick yukardan onları izlerken Dean, kardeşinin yanına, yere çöktü ve normalde yapmadığı şekilde kollarını kardeşine doladı. O kadar sıkı sarılmak istiyordu ki ona... sanki kendi parçası yapacakmış gibi sıkarken Sam acıyla inledi. Dean sonunda kardeşinin sesini duymanın verdiği mutlulukla kardeşinden geri çekildi ama bir elini de omzunda bıraktı.
"Seni buradan çıkaracağız, tamam mı? Hiçbir şey olmayacak."
Dean, Sam'i ellerinden tutup kendine doğru çekti ve tam ayağa kalkarken kardeşini omzuna yerleştirdi. Az önce aşağı atladığı kayalığa dayandı ve hafif bir ittirme ile iri adamı kayanın üstüne oturtup, Mick'e uzattı.
"Şimdi öleyim deme, kovboy."
Mick, eğildi ve Sam'i ayağa kaldırmak için Sam'in elini kendi omzuna attı ve hızlıca üçe kadar sayarak birden ayağa kalktı. Dean de tam o sırada kayalıktan yukarı geri çıkmış, kardeşiyle Mick'in yanına gelmişti. Sam'i desteklemek için belinden tuttu ve kardeşinin boşta kalan kolunu, kendi başını aşağı eğerek boynunun arkasından geçmesini sağladı ki onu taşıyabilsin.
Mick önden giderken "Eh, geldiğimiz yerden geri dönemeyiz. Bu yoldan gidelim." Diyerek yolu değiştirdi. Dean ise Sam'i taşırken geriden gelerek onu takip ediyordu.
Mick, Dean ve Sam tam da atların diğer tarafına gelmiştiler ki, az önce indikleri tepelerin birinden kurt sesi duyuldu. Mick ve Dean kafasını hemen oraya döndürürken, abisinin sırtına yasladığı kafasını zar zor kaldırabilen Sam, yüzündeki yaralara sebep olan kurtları tekrar görünce derin bir iç çekmeyle beraber başını tekrardan abisinin sırtına gömdü. "Harika."
"Atlara doğru gidin, ben de siz gidene kadar Sam'in arkadaşlarını oyalayayım." Dean, Sam'i indirerek Mick'e uzatırken planını anlattı. Mick, daha Dean Sam'i yere koymadan ona uzanmış, desteklemek için belini tutuyordu.
"Tamam. İşte başlıyoruz, Sam. Onları Dean'e bırakacağız."
Dean, Mick'in ona bugün verdiği av tüfeğinı kılıfından çıkardı ve tepelerin arkasından onlara doğru gelen kurtlara doğrulttu. Karların arasından gelen kurtlar, renkleri nedeniyle kamufle oluyor, Dean'in görmesini zorlaştırıyordu. İlk gelen kurdu Dean tam kafasından vurabilmişti ve bu sağlam hasar vermişti. Fakat tam o sırada diğer kurt onun üzerine yandan atlamış, yere düşmesini sağlamıştı. Tüfeği yanına düşen Dean, ona saldıran kurdu, zorlayarak uzanıp kınından çıkardığı bıçakla önce karnından, ardından da boynundan bıçaklayarak öldürmüştü. Hızlıca ayağa kalkıp silahına tekrar erişen Dean, ona doğru gelen üçüncü ve son kurdu da önce göbeğinden, ardından da boynuna yakın bir yerden vurarak öldürebilmişti. Hayvan yuvarlanarak yere düşünce Dean, silahını tekrar doldurmuş, arkadan atlara erişebildiklerini bağıran Mick'e doğru ilerlemeye başlamıştı.
"Tamamdır. Şu itlerden daha fazlası gelmeden yola koyulalım."
Mick Sam'i, Dean'in atının arkasına oturtmuş ve kendi atına binmiş bekliyordu. Dean, av tüfeğini tekrardan kınına koydu ve dizginleri sıkıca kavrayıp atı koşturmaya başladı. Mick ve Dean at sırtında, Hagen Dağları'ndan aşağı iniyorlardı.
Yerleşkeye yaklaşırken Dean, kardeşine dayanması gerektiğini sayıklıyor, Sam ise bilincini açık tutmak için uğraşıyor ve acıyla inliyordu.
"Hadi! Birisi, Sam'in attan inmesine yardım etsin."
Mick sesini duyurmak için ani bir manevra ile ikilinin önüne geçmiş, insanların olabileceği kulübelerin kapısında bağırmaya başlamıştı. "Biraz yardım eder misiniz acaba?"
"Bize yardım lazım!"
Mick atından inerken, ana kulübenin kapısı sesli bir şekilde açıldı. Jessica çok hızlı bir şekilde Dean'in atına yanaştı ve "Yaşıyorsun! Oh, yaşıyorsun!" diye bağırmaya başladı. Aslında kadıncağız o kadar sevinmişti ki ağzından çıkan tek mantıklı cümleler bunlar olabilirdi.
Benny ve Peder, Sam'i attan dikkatlice indirirken Jessica arkada bekliyor, ellerini ovuşturuyor ve yerinde duramadan sürekli hareket ediyordu. Mick "Dikkat edin, bacağı sıkıntılı!" diye bağırırken Dean, Sam'i güvenle attan indirdiklerini görünce o da atından indi ve diğerlerinin yanına yetişti.
Benny ve Peder, Sam'i kulübeye doğru taşırken Jessica, yanlarında ilerliyor, "Hadi, seni ısıtalım." diye bağırıyordu. Jessica birden Mick ve Dean'e döndü "Teşekkürler. İkinize de teşekkürler!" diye bağırıp, Sam'i taşıyan ikilinin arkasından kulübeye koştu.
"Bu, senin için bile berbat bir durum." diyerek Sam'e yakınıyorken, Jo soğuk içeri girmesin diye kapıyı kapattı. Dean ve Mick kulübeye doğru bakakalmışken Bobby, Alastair ile beraber yaklaşarak "Teşekkürler, Dean. Teşekkürler." dedi. Mick ise kafasını sallayarak selam verdi ve kulübeye doğru ilerlemeye başladı.
Dean kardeşini sağ bir şekilde bulmanın verdiği son rahatlama ile birlikle "Kurtarılmayı bekleyen başka el değmemiş çıtır hatun var mı?" diye sordu. Yüzündeki garip gülümseme Bobby'nin de hafifçe kıkırdamasına sebep oldu.
"Bugünlük yok."
Dean, ellerini birbirine vurarak biraz da olsa ciddi konuşma yapmak için hazırlandı. "Sen ve babam... bu durumdan nasıl kurtulacağımız hakkında konuştunuz mu?" Bobby kollarını kendine dolamış ve ellerini koltuk altına doğru ısıtmak için sokmuştu.
"Hava çılgına dönmeden önce Bay Alastair ile bu konuyu tartışıyorduk... sanırım doğuya doğru ilerlemeye devam edeceğiz."
Dean şaşkınlıkla sesini ayarlayamadan "Doğu mu? Yani-" birden sözünü kesti, sesini alçalttı ve devam etti. "-medeniyete doğru mu?"
"Biliyorum. Batıda daha beter problemlerimiz var."
Bobby'nin sözlerini duyan Dean, başka şanslarının kalmadığını anlamış gibi başını salladı.
"Hadi, Bay Alastair. Isınalım." Bobby kulübeye, Sam'in yanına doğru ilerlerken Alastair "Teşekkürler, Bay Winchester." diyerek minnetlerini sundu. Dean ise eliyle içeri girmesini işaret etti ve kendi kaldığı kulübeye doğru yol aldı. Anlaşılan o ki babası ve ekibin çoğu daha dönmemişti. Onlar gelene kadar biraz kestirebilirdi.
Dean, odasına girdiğinde sonunda yalnız kalmanın verdiği o tatsız rahatlama ile günlüğünü çıkardı ve kurulmuş yatağının yanındaki sandalyeye oturdu. Blackwater'dan kaçtıklarından beri çılgınca şeyler yaşanmış ama hiçbirini de yazacak, çizecek vakit bulamamıştı. Sonunda kalemini eline alabildiği için mutluydu.
'Haftalardır kaçıyoruz. Blackwater'da yaptıkları iş, o feribotu soymak, tam bir felakete dönüştü.
Genç Madison öldürüldü, zavallı kız; Garth ve Ed ise tutuklandı ya da öldürüldü, hangisi olduğundan kimse emin değil.
Babam bir kızı vurdu, kazara mı yoksa kasten mi oldu emin değilim, ama bir kurgu gibi görünüyor.
Paramızı ve eşyalarımızın çoğunu geride bırakarak, büyük bir telaşla tepelere doğru kaçtık. Sonra, Grizzlies dağlarının üzerinden doğuya doğru kaçarken, çok büyük bir fırtına bizi vurdu.
Baskında karnından vurulan Harry Spangler hayatını kaybetti. İzlemesi çok acı vericiydi ve biz de neredeyse donuyorduk, ama sığınacak bir yer bulduk ve buzların erimesini beklerken burada, eski, terk edilmiş bir maden kasabasında dinleniyoruz.
Hiç de umduğum gibi bir bahar değil. Bobby ile Blackwater'da kendi başımıza bir soygun planlıyorduk, ama sanırım sahip olduğum şeylerin çoğuyla birlikte bu da suya düştü.
Buradan ayrıldıktan sonra veya kanun bizi burada saklanırken bulduğunda neler olacağından son derece endişeliyim.
Bir kız bulduk, daha doğrusu bir kadın. Kocası Crowley'in adamlarından bazıları tarafından öldürülmüştü. - iğrenç bir olay- ve şimdi bizimle birlikte yolculuk ediyor çünkü gidecek daha iyi bir yeri yok.'
Dean uyandığında, kaldığı kulübenin içinde tartışma sesleri duydu. Demek ki babası ve çete geri gelmişti. Derme çatma yatağında oturur pozisyona geldi ve gözlerini ovuşturdu. Yatağının yanındaki komodine koyduğu şapkasını geri taktı ve derin bir iç çekerek kulübenin ana alanına geçmek için yataktan kalktı.
"...gücümüzü toplayacağız, ısınacağız ve bekleyeceğiz."
John ve Bobby, kulübenin içindeki taştan şöminenin önüne iki tabure çekmiş, otururken tartışıyor ve kendilerini ısıtmaya çalışıyorlardı. Dean ise arkadaki tezgaha doğru yürüyüp konuşmalarının bitmesini bekliyor, kendi sorularını hazırlıyordu. Beklerken de zavallı kadın Bayan Mills'in evinden aldıkları konserve ananası kolayca açmış, yiyordu.
"...fırtına dindiğinde harekete geçeceğiz. Burada güvendeyiz. Yeterince de sıcak."
"Sanırım." Bobby bir yanağını ısırarak konuştu.
"Sesin kuşkulu geliyor." John şüpheyle sordu. Bu iki etmişti artık. Babası bu işin başından beri onunla olan kişilere güvenemiyor muydu? Kendi oğlunun ve 20 küsür yıldır bu işte ortağı olan adamı sorgulayacak hâle mi gelmişti yani? Dean elindeki tahta kaşıkla konservenin içinde biraz daha uğraştı. Öyle ki, ananaslar ezilmiş, birbirine yapışmıştı.
"Kuşkulu değil... endişeli."
"Daha önce de kurşunlara hedef olmuştuk, Bobby. Açıkçası, şu an yeni bir tecrübe edindiğimizi düşünmüyorum."
"Umarım haklısındır." Bobby kafasındaki şapkasını çıkarmış, oyuğuna yumruğunu sokmuştu ve bir içeri bir dışarı çıkararak uğraşıyordu. Diyecek çok şeyi olduğu belliydi ama korkusundan değil de lafını geçiremeyeceğini bildiğinden susuyor gibiydi. Daha önce çok denemişti. John'da bir şeyler değişiyordu, bunun herkes farkındaydı ama sanki kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.
"Şansımız pek yaver gitmedi ama sonra fırtına izlerimizi kapattı, şimdi yalnızca biraz beklememiz gerek... Sonra da Blackwater'a gider ve paramızı alırız veya biraz daha para bulur ve batıya gitmeye devam ederiz-"
"Ama doğuya gidiyoruz şu an?" Bobby sesini yükselterek John'un sesini kesti.
"Şimdilik... şimdilik. Üstesinden geleceğiz. Güvendeyiz." John, destek amaçlı elini Bobby'nin şapkasının üzerindeki elinin üstüne koydu ve birkaç kez patpat yaptıktan sonra geri çekti.
"Güçlü ol, Bobby." John, kafasını güven vererek birkaç kez salladıktan sonra ayağa kalktı. Dean'i, bütün konuşmayı arkada dinlemesine ve çıkardığı seslere rağmen fark etmemiş gibiydi.
"Oh, evlat. Uyanmışsın. Sam'i geri getirdiğiniz için sağolun. Sonunda... sonunda biraz rahatladım." John tezgaha doğru yaklaştı ve Dean'in elindeki konserveye bakmak için hafifçe başını eğdi.
Dean, babasının küçük oğlunun kurtarılmasını sanki bir zorunluluk gibi değil de istekmiş gibi anlatmasına çok sinirlenmişti. Onu kurtarmayacaklardı da kimi kurtaracaklardı ki? Dean bu konuyu açmak ve neden Dean ve Mick gitmeden önce başka birini göndermediğini sormak istedi ama eğer bunu yaparsa, öğrenmek istediği soruların da cevabını alamayacağını, bu küçük konuşmanın çığ gibi büyüyerek bir tartışmaya, ordan da kavgaya döneceğini bildiğinden geçiştirerek ana meseleye geldi.
"Kurtarmadan yapamazdım... Siz de yoldan gelmişsiniz. Eee... Crowley'i görebildiniz mi?"
John ağzını yaya yaya kahkaha attı. "Oh, görmez olur muyuz! Adamlarına bağırıyor, hakaret ediyordu. Ben diyorum evlat, o adamda sevgiye dair bir kırıntı bile yok."
Dean elindeki konserveyi babasına uzattı. Zaten içindekileri püre haline getirdiği için yiyesi de kaçmıştı. "Demiştin... Peki, tren soygununa ne oldu?" John ağzına bir kaşık attı. "Planlarını ve dinamitleri bulduk. Uriel'i bizden önce gönderip patlayıcıları yerleştirmesi için zaman tanıyacağız. Biz de onun arkasından gidip, tepelerde treni bekleyeceğiz."
Dean, konserveyi yemek için tezgaha, yanına yaslanan babasına bir hışımla döndü. "Yani, buradaki bütün İblisler öldü, öyle mi?"
"Biri hariç."
John konservenin dibini sıyırdı ve son kaşığı da ağzına attı. Oğlunun ona bir cevap bekler gibi attığı bakışları görünce bitmiş konserveyi tezgaha fırlattı ve "Biz o eski madenci yerleşkesine girerken Crowley birine bağırıyordu. Hepsini öldürüp planla beraber geri çıkarken o sürtüğü tekrar gördük. Ben de Kevin'den onu yakalayıp getirmesini istedim. Yakında gelmiş olur. Önemli bilgiler öğrenebiliriz." dedi.
Dean dudağını içe katlayıp başını eğerek salladı ve babasının gözlerinin içine baktı. Babası ise hiç oralı olmadan kendi odasına doğru yol aldı. Dean de arkadan ona bakakaldı. İçli bir ah çekti ve ana kulübeye gitmek için fırtınaya karıştı.
'Bilmiyor musunuz, duymadınız mı? Başlangıçtan beri size bildirilmedi mi? Dünyanın temelleri atılalı beri anlamadınız mı?'
Herkes ana kulübede toplanmış, kendi işiyle ilgileniyordu. Girişin tam karşısında, dün Jack'in babasını beklerken oturduğu, daha geldikleri ilk an Harry için yaptıkları yatakta Sam yatıyor, Jessica da başında bekliyordu. Geldiğinden beri yüzündeki izler dikilmiş, şişmiş gözü sargıyla sarılmış, vücudundaki kurşun çıkarılmıştı. Jessica, ateşi için alnına ıslak bez koymuş, hemen oradaki sandalyede ona bakıyor ve elini tutuyordu.
'Gökkubbenin üstünde oturan Rab’dir, Yeryüzünde yaşayanlarsa çekirge gibidir. Gökleri perde gibi geren, Oturmak için çadır gibi kuran O’dur.'
Peder, hemen girişin yanındaki tahta banka oturmuş, sesli bir şekilde kutsal kitabı okuyordu. Alastair ise kendi işiyle ilgilenmeye çalışıyordu ama rahatsız olmuş gibi Peder'e bakıp duruyordu.
'O’dur önderleri bir hiç eden, Dünyanın egemenlerini sıfıra indirgeyen.'
Jack taş şöminenin önünde yerde oturuyordu. Şöminenin sağında ve solundaki sandalyelerde ise Ellen ve Jo oturuyordu. Jo, küçük Jack ile ilgilenirken Ellen, kendi sağındaki bankta oturan Bayan Mills ve onu teselli etmeye çalışan Charlie'ye bakıyordu. Meg ise Charlie'nin yanında oturuyor, Peder'i dinliyordu. Dean istese de yüz ifadelerini göremezdi çünkü atkısını öyle bir sarmıştı ki, mimikleri okunmuyordu. Fakat Dean, Meg'i tanıyorsa Peder'in susması için inanmadığı tanrıya bile yalvardığını düşünüyordu.
'O önderler ki, yeni dikilmiş, yeni ekilmiş ağaç gibi, Gövdeleri yere yeni kök salmışken Rab’bin soluğu onları kurutuverir, Kasırga saman gibi savurur.'
Dean hemen girişte duran Meg ve Alastair'e kafasıyla selam vererek kardeşinin yanına adımladı.
'“Beni kime benzeteceksiniz ki, Eşitim olsun?” diyor Kutsal Olan.'
"Nasıl hissediyorsun, Sammy?" Diye sordu endişeyle Dean. Küçük kardeşinin yüzündeki acıya baktıktça kendi canı yanıyordu.
'Başınızı kaldırıp göklere bakın. Kim yarattı bütün bunları? Yıldızları sırayla görünür kılıyor, Her birini adıyla çağırıyor. Büyük kudreti, üstün gücü sayesinde hepsi yerli yerinde duruyor.'
"İdare ediyorum. Söylemeye fırsat bulamadım... Beni kurtardığınız için teşekkür ederim." Sam, kendini zorlayarak konuşuyordu. O kadar durumu kötüydü ki... Dean ise "Teşekkür etmene gerek yok ki. Bunu yapacağımızı biliyordun." diye kardeşine çıkıştı. Peder'in vaazlerinin arasında bir de Charlie'nin hıçkırarak ağlayan Bayan Mills'i avutmaya çalışmasını duyuyordu. "Sorun yok... Sorun yok, artık güvendesin." Charlie ellerini, Bayan Mills'in sırtına koymuş, sıvazlayarak konuşuyordu. Meg ise sonunda Peder'i dinlemekten kafasını çevirmiş, ikisini izliyordu.
'Ey Yakup soyu, ey İsrail! Neden, “Rab başıma gelenleri görmüyor, Tanrı hakkımı gözetmiyor?” diye yakınıyorsun?'
"Hayır yani..." diye konuşmaya başladı Sam. "Zaten başınız bir sürü derdin içinde. Bir de beni bulmak için ayrıldınız-" Bu sefer Sam'in sözünü Jessica kesti. "Seni karlı bir dağda yaralı şekilde kurtların yemeği olarak bırakmaktansa bütün bu dertlerin içinde boğulurum daha iyi. Tabii ki seni kurtaracaktık!" Jessica, Sam'in elini daha sıkı tuttu ve diğer eliyle de saçlarını okşadı. "Sensiz napardım bilmiyorum..."
'Bilmiyor musun, duymadın mı? Ebedi Tanrı, Rab, bütün dünyayı yaratan, Ne yorulur ne de zayıflar, O’nun bilgisi kavranamaz.'
Dean kıkırdayarak "Hanımefendiyi duydun." dedi. İnsanların Dean'in kardeşini bırakacağına inanması ayrı bir şey, Jessica'nın eşini bırakacağına inanması apayrı bir şeydi. Tabii ki hiçbir şey Dean'in kardeşine olan sevgisi ile yarışamazdı ama Jessica ile Sam'in arasındaki aşk sanki buraya fazla geliyor, dünyalara hatta galaksilere sığmıyor evrenlere taşıyordu. Dean buna her zaman çok özenmiş, başına gelen olaylara lanetler yağdırmıştı. Hiçbir zaman istenmediği dünyaya kendini kanıtlamaya çalışmış, onda da başarısız olmuştu. Kendini ne iyi bir baba ne de iyi bir partner olarak görmüyordu ama kardeşi bunu başarabildiği için sanki kendisiymiş gibi mutluydu.
'Yorulanı güçlendirir, Takati olmayanın kudretini artırır.'
Dean şefkat ile kardeşine bakarken Ellen konuşmaya başladı. "Kendinizi sıcak tutun... sadece birkaç gün daha burdayız, sonra da bu dağdan uzayıp gideceğiz." Ellen bunu söylerken sinirli gibiydi. Arkasında duran Rufus ile konuşmaya başlamış Jo ise, annesini duyunca konuşmaya dahil oldu. "Umarım." Jo biraz da alayla konuşunca Ellen ayağa kalktı. "Güçlü kal, kızım." Peder, kısa bir süreliğine durmuş, susturulmasına rağmen yüzündeki hayrete şayan sakinlikle kutsal kitabın arasından anne-kızı izliyordu.
"Zor bir kaç gün oldu." diye de ekledi Jo. "Biliyorum... ve daha önce de zor zamanlar geçirdik. İlerlemeye devam edeceğiz ve beraber kalacağız, her zamanki gibi." Sanki destekçi ararmış gibi de Dean'e döndü ve "Sizce de öyle değil mi, Bay Winchester?" diye sordu. Dean kafasını sallayarak "Tabii ki." dedi ve bakışlarını sağ ayağının etrafında döndürmeye başladığı sol ayağına kitledi. Ellen geri oturunca bir sessizlik çöktü ve Peder, okumaya geri döndü.
'Gençler bile yorulup zayıf düşer, Yiğitler tökezleyip düşerler.'
Meg ve Alastair, bıkkınlıkla oflayarak kendi işlerine geri dönerler ve Dean başını tekrar kaldırarak Rufus ile göz göze gelir. Babası ve John birlikte iyi bir partnerlik kurmuşlardı ama o ikisinin iş ortaklığından çok daha öncesine dayanan Rufus ile Bobby'nin bir dostluğu vardı. Anlattıklarına göre -ki unutması mümkün değil çünkü her ateş başında mutlaka en az bir kere konusu açılır- Bobby'nin eşi Bayan Singer kaçırılır ve bıçaklanarak hayatına son verilir. Bunu öğrenen daha genç ve çetin Bobby ise intikam almaya çalışır ama deneyimsizliği yüzünden başarısız olur. Aynı çete ile sorun yaşayan ve kendisinden çaldıkları parayı geri almak isteyen Rufus, adamlar yerine yerde yatan yaralı Bobby'i görünce haline acır ve onu kendi barakasına götürür. O günden sonra beraber intikam almak için çalışırlar ve intikamlarını alırlar da. Dean, bir kez haricinde hiç küsmediklerini biliyor ama Bobby ve Rufus'un ağzı o kadar sıkı ki, bu konu hakkında Dean asla hiçbir şey öğrenemedi. Dean'in bildiği tek şey, Bobby'nin istemeyerek de olsa Rufus için önemli birinin ölümüne neden olması. Zor bir durum.
'Rab’be umut bağlayanlarsa taze güce kavuşur, Kanat açıp yükselirler kartallar gibi. Koşar ama zayıf düşmez, Yürür ama yorulmazlar.'
Dean, Rufus'a kafasıyla selam verdi ve kardeşinin elini destek için tutup, sıkıca sıktıktan sonra hanımlara selam vererek ana kulübeden çıktı. Denk geliş o ki, uzaktan gelen Kevin'i ve atının sırtına attığı, babasının sürtük diye bahsettiği kadını gördü. Dean hemen ahırın başına doğru yol aldı.
Kadın "Kimseye zararım yok!" diye bağırırken Kevin'in gergin bakışlarından Dean, onun bu iş için uygun adam olmadığı anladı. Sadece bazen elden başka bir iş gelmiyordu. Kevin atından inip, kadını da sırtına alınca Dean, babasının olduğu kulübenin kapısını çaldı ve Kevin'e yardım etmek için ona yaklaştı. Kadını belinden tutarak Kevin'in sırtından indirdi ve ellerinin bağlandığı ipleri tutarak arkasından onu sabitledi.
"Kaçan sürtüğü bulmuşsun." Diye bir ses duydu ve babası ile diğerlerinin de kulübeden çıkıp onlara doğru geldiğini gördü. John elinde İblisler'den çaldıkları tren soygunu planı ile gelmiş, yaklaştıkça da planı rulo haline getirerek katlamıştı. "Yeni evine hoş geldin... umarım burada çok mutlu olacaksın." Kadın direnerek kendini ittirmeye çalıştı ama Dean ipleri daha sıkı çekince kadın geriye doğru sendeledi. Kevin, yanlarında ezile büzüle duruyor, sanki içeri gönderilmesi için izin bekliyordu.
"Onu konuşturayım mı?" diye sordu Dean.
"Oh, hayır. Şimdi duyacağımız tek şey yalanlar olacak." John, elindeki rulo halinde olan planı sallayarak bağırdı. "Bay Turner, Bay Wisdom... bu arkadaşı güvenli bir yere bağlayın. İlk önce onu aç bırakacağız."
Dean, kadını Uriel'e doğru uzattı ve Rufus ile ikisi kadını tutup John'u dinlemeye devam etti. Dean ise elink Kevin'in omzuna koymuş ve çocuğa yaslanmıştı.
"Hep söylediğim bir söz vardır canım..." John, kadına daha da yaklaştı. "Vurulması gerekenleri vururuz, kurtarılması gerekenleri kurtarırız ve doyurulması gerekenleri doyururuz. Bakalım sana ne yapmamız gerekecek..." John geriye doğru hızlıca döndü ve çıktığı kulübeye doğru ilerlerken bağırdı. "İnanamıyorum! Kampımda bir İblis var." Kadın çok zor durumda olmalı ki inkar ederek "Hayır, ben bir İblis değilim, efendim!" diye bağırmaya başladı.
Uriel ile Rufus ise onu çoktan bağlamak üzere ahıra doğru götürüyordu. Dean ise Kevin ile beraber aynı yerde kalmış, izliyorlardı. John içeri girmeden hemen önce Kevin'e dönerek "İyi işti, evlat." dedi. Kevin ise "Crowley'i kaçırdığımız için üzgünüm gerçekten." diye cevap verdi. John kapıyı açarkan konuştu, "Ah, sıra ona da gelecek. Şimdi, trene nasıl saldıracağız onu düşünmem gerek." ve içeri girdi.
Dean, yaslandığı Kevin'den geri çekildi ve kulübeye kadar ona eşlik etmesi için sırtına vurdu. "Kadının adını öğrenebildin mi?"
"Sordum, Dorothy olduğunu söyledi. Dorothy Baum." Dean kafasını sallamakla yetindi. Kulübeye girdiklerinde ilk yaptığı iş Benny ile konuşmaktı. Hepsi avlanmayı biliyordu ama bu işi birine bırakacaksa kesinlikle Benny olurdu.
"Elin ne durumda?"
"İyileşiyor. Gayet iyi, kardeşim."
Dean yüzündeki tatlı gülümseme ile ona baktı. Benny de karşılık olarak ona gülmeden edemedi.
"Bunu söylemek istemiyorum ama... Şey- biz Mick ile Sam için yoldayken, burada birkaç geyik gördüm. Kesinlikle seni zorlamak istediğimden değil ama... en azından diyorum, babam soygun planını bitirmeden avlanmaya mı çıksak? Biraz daha bir şey bulamazsak Gabriel'ın sinirlenip Bayan Havelle'i pişireceğinden korkuyorum. Zorlama yok, ben de geleceğim."
Benny karşılık olarak biraz daha güldü. "Her zaman, kardeşim. Seninle beraber at sırtında olmayı seviyorum, biliyorsun."
Dean'in ise sırıtmaktan gözleri neredeyde yok olmuş, gözlerinin etrafındaki kırışıklar gülümsemesi ile daha da artmıştı.
"Okumu alıp geliyorum."
Dean kafasını salladı ve atları çıkarmak için ahıra doğru ilerledi.
Dean ile Benny avdan geldiklerinde şafak yeni söküyordu. Uzun kalmışlardı ama Gabriel'in birilerini kesip yemeğe koymasını engellemenin tek yolu güzel bir avdı. Dean de Benny de birer geyik avlamış, atlarının sırtına geyikleri bağlamışlardı ve Gabriel'e vermişlerdi. Gabriel, asla ciddi duramadığındandır sürekli şaka yaptığı için Benny, yorgunluğuna da verip erkenden odasına çekilmiş, Dean ile Gabriel ise iki geyiğin de derilerini yüzmüşlerdi. Dean tam ayrılacakken Gabriel şakayı bir kenara bırakıp, ciddi ciddi teşekkür etmişti ve Dean ona garip bir gülümseme sunarak kendi odasına çekilmek için kulübeye girmişti. Tren soygunu için plan ne zaman hazır olurdu bilmiyordu ama kalktığı zaman yapacağı ilk iş, Harry'nin mezarını yenileyip, birini de zavallı kadın Bayan Mills'in kocasını gömmesi için Mills Çiftliği'ne göndermekti.
'Son birkaç hafta kötüydü ama... bildiğimiz babam işte, planlar yapmakla meşgul ve... bildiğimiz babam işte, planları soygun ve hayallerle dolu.'
Fırtına son bulmuş, öldürücü soğuklar kar soğuğu tarafından kesilmiş ve aradan birkaç gün geçmişti. Artık öğle vakti dışarıda daha rahat hareket edilebiliyor, çete kesinlikle daha rahat dolaşıyordu. John ise sonunda planı bitirebilmiş, soyguna hazırlanıyordu. Dean, kardeşinin başında oturuyor, ona iyi olacağına dair bin bir kez söylediği şeyleri tekrarlıyordu. Sam bunları duymaktan bıkmıştı ama hiçbir şey demiyordu çünkü abisi de bunları söyleyerek rahatlıyordu. Sam, abisinin mutlu olmasının üzerine koyabileceği neredeyde hiçbir şey sayamaz. Dean, kardeşinin gözündeki sargıyı değiştirirken, havaların ısınmasından mütevellit boş olan kulübe, kapının şiddetle açılması ile kesildi. "Tren vakti geldi." diye yüksek sesle söylenerek içeri girdi John.
Döşekte yatan Sam, tek gözüyle ona doğru yaklaşan babasına bakarak "Gelmemi istiyor musun?" diye sordu.
"Elbette istiyorum ama... şu haline bak." John elindeki rulo planı küçük oğlunun yüzüne doğru tuttu.
"Ben hep çirkindim, baba. Birkaç sıyrık eklendi sadece." Derken Sam, döşekten doğrulmaya çalıştı ama Dean onu geri yatırdı. O sırada kapı tekrardan şiddetle açıldı. Jessica, Jack'in elini tutarak içeri girmişti. Jack, kapıyı arkasından kapattıktan sonra koşarak babasının yanına geldi. Zar zor kolunu açabilen babasına doğru sıkıca sarıldı ve Sam, oğlu üzülmesin diye canı acısa bile hiç ses çıkarmadı.
"Jess, Jackie..." John, sanki konuşma bölündüğü için hafif bir kızgınlıkla konuştu.
"John." diye Jessica kafasıyla selam verdi. "Çocuk seni görmek istedi, Sam." Jessica tatlı bir sesle konuştu. Sam, ellerini küçük oğlunun saçları arasından geçirmiş, kafasını hafif öpücükler konduruyordu. "Görmüş oldu... ya da benden geriye ne kaldıysa artık." Sesinde bir kırgınlık vardı. "Peki ya sen, Jess? Size çok zorluk çıkarttım, yapmamalıydım-"
"Bunları söyleyerek kendini yorma canım. Sanki kendini bilerek kurtlara yem ettin de-"
"Hayır ama yine de- Daha dikkatli olmalıydım, tamam mı? Sana veya oğlana, beni bulamadığınız bütün o süre boyunca düşündürdüğüm şeyler... ben bu değilim, Jess. Babam bana bunu öğretmedi, bu şekilde değil."
"Yine de, bu senin suçun değildi. Kendi üstüne gitme, tatlım. Bunu hak etmiyorsun." Elini, Sam'in saclarının arasından geçirdi ve John ile Dean, onları ailecek yalnız bırakmak için sessizce anlaşarak kulübenin kapısına doğru yol almaya başladılar. Dean, çıkmadan önce yeğeninin saçlarını karıştırdı ve Jessica'ya selam vererek babasının peşinden dışarı çıktı.
John, kapıdan çıkar çıkmaz atına bir şeyler yerleştiren Uriel'e seslendi. "Uriel, sen önden git ve dinamitleri yerleştir... su kulesinin orası, tünelden hemen önce."
"Hiç sorun değil." Uriel, kendisi gibi iri olan yük atına bindi ve hemen dört nala koşturmaya başladı. John, plan kağıdını kendi atının eyerindeki göze yerleştirirken Bobby, kollarını açmış ve bağıran bir şekilde baba-oğula yaklaşıyordu. "Neden bunu yapıyoruz? Hava ısınıyor, buradan gidebiliriz. Dikkat çekmemeye çalışıyoruz sanıyordum."
Dean, kendİ atının eyerinin gözlerini karıştırırken John, atından uzaklaşarak Bobby'e doğru ilerledi. "Ne istiyorsun benden, Bobby?"
"Ben sadece daha fazla insanın ölmesini istemiyorum, John."
"Hayattayız, Bobby. Hayattayız... Bak bana, hayattayız... sen bile." John önce kendisini, ardından da Bobby'i elleriyle gösterirken Bobby arkasını döndü ve etrafa bakınmaya başladı. John tekrar konuşmaya devam edince geri arkasını döndü. "Ama paraya ihtiyacımız var. Sahip olduğumuz her şey Blackwater'da. Oraya geri dönmek ister misin?"
"Hayır." Bobby ellerini ısıtmak için birbirine sürtüyordu. "Dinle, John. Senin kuyunu kazmaya falan çalışmıyorum. Sadece- Sadece plana sadık kalmak istiyorum... plana göre de önce saklanacak, sonra batıya yönelecektik. Şimdi bir anda, tren soymaya gidiyoruz."
"Başka bir seçeneğimiz var mı?" John cevap beklercesine baktı.
"Zachariah şakaya gelmez John, o-"
Dean, Bobby'nin sözünü kesti "Zachariah da kim be?"
"Demiryolu kodamanı, şeker tüccarı, petrol zengini." Diye yanıtladı Bobby.
"E onun için iyi o zaman. Kulağa fazlasıyla paylaşacak malı var gibi geliyor." Bobby, John'un plandan vaz geçmeyeceğini anlayınca kollarını açarak "John!" diye bağırdı. John ise onu dinlemeyerek çeteye seslenmeye başladı. "Beyler, artık kendimiz için bir şeyler yapma vakti geldi!" John, kendi atına doğru geri giderken konuşmasına devam etti: "Atlarınızı hazırlayın, soymamız gereken bir tren var."
Ekip, eski madenci yerleşkesi Colter'dan bir hışımla çıkmış, Spider Gorge Nehri'nin donmuş sularının yanından geçen yollarda, karla kaplanmış çam ağaçlarının arasından tepelerden aşağı iniyor, soyacakları treni durdurmak için önden gönderdikleri Uriel'in kalan az izlerini takip ediyorlardı.
Nehrin, Isabella Gölü'ne bağlandığı yerden, Beartooth Deresi'nden de ismini almış Ayıdişi Yolu'ndan geçip, İblislerin kaldığı bir diğer eski madenci yerleşkesi olan Ewing Havzası'na ulaştıktan sonra sonunda karların yavaş yavaş eridiği yerlere gelmiş, Little Creek Nehri'nin yollarından geçerken John, planı anlatmaya başlamıştı.
"İblislerin bize kibarca verdiği bilgiye göre, tren Big Valley'den kuzeye doğru geliyor. Grizzlies sınırını geçtikten sonra treni kurşuna dizeceğiz. Orada bize iyi bir avantaj sağlayacak yüksek bir yer var. Benny, atlı adamlar gelirse diye etrafı kollayacaksın. Elin ne durumda bu arada?"
"Sorun çıkarmaz."
"Pekala. Ben makinist ile mühendisi alırım, sonra öncülük ederim. Kevin ve Mick, siz ikiniz öndeki iki vagonu alın ve oradaki muhafızları halledin. Dean ve Lucifer, siz doğruca arka kısıma gidin. Peşinde olduğumuz şey orada... Zachariah'nın özel vagonu."
Lucifer çıkarabileceği en rahatsız edici sesle "Sen ve ben, Winchester." diye John'u yineledi.
"Harika!" diye şakayla karışık bir şekilde bağırdı Dean. Bu adamdan bütün benliği ile tiksiniyordu.
"Bir sorunun var mı?"
"Bir kereliğine kendine hakim olursan yok."
"Sen kendin için endişelen." Lucifer alayla konuştu. John "Yeter!" diye bağırmasaydı, Lucifer'ın çocukça inadı yüzünden bu saçma atışma mezara kadar giderdi. "Uriel rayları patlattığında, hızlı olmamız gerekecek. Herkes ne yapacağını anladı mı?" Çete hep bir ağızdan onaylayan mırıltılar çıkarıyordu. "İyi. Hadi şimdi, ilerleyelim."
Oldukları tepelerden tren rayları görünmeye başlamışken John tekrar konuşmaya başladı. "Hepinize söylüyorum, hataya yer yok. Bir daha olmaz."
"O zaman bu işi yaptıktan sonra da paramızı almaya Blackwater'a geri mi dönüyoruz?" Diye umutla sordu Lucifer. Dean gözlerini devirdi ve alaycı bir tonda: "Daha kaç defa aynı soruyu soracaksın, Lucifer?" dedi.
"Bu kadar uzun bir süre, o kadar parayı orada öylece bırakamayız."
"Oraya şimdi geri dönmek delilik olur." Diye karşı çıktı Benny. "Mekan Pinkerton kaynıyor."
"Ben ne zaman geri dönüyoruz dersem o zaman döneriz, o kadar." John her bir kelimesini ayrı sert tonda vurgulayarak bu atışmaya da bir son getirdi. "Para güvende, siz sadece bana güvenin. Ve eğer İblisler haklıysa, bu trende yığınla tren yolu tahvili olacak, iyi para, sadece nakite nasıl çevireceğimizi bulmamız lazım."
Sonunda, Uriel'in tren raylarını patlatışını izleyecekleri tepeye geldiklerinde John, yüzünü kapatmak için maskesini taktı ve "Şimdi hepiniz çenenizi kapayın ve işinize odaklanın. Hadi!" diyerek konuşmanın sonunu getirdi.
John, atını oğluna yaklaştırarak "Uriel'i görüyor musun?" diye sordu. Dean başını olumlu anlamda salladı ve beklemeye başladılar.
Uriel patlayıcıları yerleştirmiş, dinamitlere bağlı olan kabloların ucundaki makaranın başında duruyordu. Trenin geleceği, trenin çan seslerinden anlaşılınca hâlâ maskesini takmayan birkaç kişi de hemen maskesini taktı ve Uriel'in eliyle yaptığı 'tamam' işaretine güvenerek beklemeye devam ettiler.
Trenin raylardaki sesi, daha da yaklaştığının habercisi iken John "Beyler, zamanı geldi." dedi. "Hepinize iyi şanslar."
Tren, rayların altına yerleştirilmiş patlayıcıların üstünden geçerken tepenin altında, bir kayanın arkasında saklanan Uriel, dinamitleri aktif hale getirmek için kablolarla bağladığı kolu çekti. 1... 2... 3... hiçbir şey olmadı. Uriel küfürler savurarak bağırmaya başladı ve ardı ardına sürekli kolu çekmeye devam etti. Tepede duranlar ise, patlatıcının işe yaramaz olduğunu anlayınca bir telaşla kapıldı. "Ah! Dalga geçiyor olmalısın..." John, isyanla yakınırken, Dean de ona yakınıyordu: "Nerden buldun bu gerizekalıyı?"
Hemen atından atlayarak trene doğru koşan Mick ve Kevin, Dean'i de çağırmak için "Hadi!" diye bağırdılar. Dean, bir hışımla atından atladı ve trene yetişmek için koşmaya başladı. Tepenin sonundaki uçuruma gelince üçü de yukarıdan trenin üstüne atlamak için zıpladı ve yuvarlanarak trenin üstünde bir oraya bir buraya savruldular. Dean tam ortaya atlamayı başarabilmişti ama Mick, çok sağa atladığından trenden yuvarlanarak aşağı düşmüş, Kevin ise son anda tutunabildiğinden trenin sol üstünden aşağı doğru sarkarak Dean'e yardım için bağırıyordu.
Dean, arkasına dönüp yere düşmüş Mick'in eliyle yaptığı 'devam et' işaretini görünce hemen Kevin'i kurtarmak için yanına koşmuş, kolundan tutarak onu yukarı çekmişti. "Bir şeyin yok, Kevin. Şimdi treni yavaşlatalım."
Trenin üstünden, vagonları birbirine bağlayan koridorlara atlayan Kevin ve Dean, arkası dönük iki korumayı bıçakları ile sessizce alaşağı etmiş, sessizce vagondan vagona geçerek önlerine çıkan kişileri alt ediyorlardı. Vagonlardan geçe geçe kazan ile kömür vagonuna ulaştıktan sonra önünde kimseyi göremeyince markize doğru koşmaya başladı ama, kömürlerin saklandığı kazanın üst bölmesine saklanmış makinist, elindeki kürek ile Dean'in yüzüne vurdu ve platformdan Dean'in üstüne atlayarak onu yere serdi. Dean daha kendine gelemeden makinist, hemen onun arkasına geçti ve koluyla boğazını sıkmaya başladı.
Bütün gücüyle dirseğini adamın karın bölgesinde vuran Dean, beşinci vuruşundan sonra adamın kollarından kurtulunca, sersemlemiş adamı yakalarından tuttu ve hâlâ hareket halinde olan trenin kenarına tuttu. Birkaç yumruk daha attıktan sonra adamı trenden aşağı attı.
Tenderden ayrılıp sonunda markize geçen Dean, manuel el frenini çekerek treni durdurmayı başardı. Biraz sonra duran trenden hızlıca aşağı atladı ve Kevin'in niye gelemediğini anladı. Zachariah, parasının bir çoğunu korumalara harcıyordu belli ki. Birden öyle bir atlı sürüsü onlara doğru gelmeye başladı ki... ekipten ayrı düşmüş Dean ile Kevin, tüfeklerini çekip hemen siper aldılar.
Dean, kafasını siper aldığı kayanın arkasından çıkarmayı denedi ama anında yüzünün hemen dibinden geçen bir şarapnel sayesinde geri sokmak durumunda kaldı. Sürekli üzerlerine mermi yağdırılıyordu ve diğerleri neredeydi tanrı aşkına?
Dean, karşı tarafın herhangi bir nedenden durduğunu fark edince hemen eliyle Kevin'e işaret verdi ve baskı ateşi açmak için saklandığı siperde yükseldi. Dean tam göz hizasında duran bir adamın, tüfeğinin sürgüsü ile uğraştığını görünce hiç vakit kaybetmeden tetiğe bastı ve adamı tam da göğsünden vurabildi. Adam acı ile inleyip yere düşerken, Kevin de başka birini vurmuştu. Dean, sürgüsünü çekip tekrardan etrafı kolaçan ederken, adamlar da ateş açmaya başladılar ve Dean, Kevin'e "Yere yat!" diye bağırmaktan başka hiçbir şey yapamadı.
Adamların üzerlerine doğru geldiklerini hissediyordu ki dört nala koşan at sesleri ile karışan tüfek sesleri duydu. Üzerlerine doğru sürekli gelen ateş dağılmış, başka bir yöne doğru gitmeye başlamıştı. Dean hemen Kevin ile göz göze geldi ve çocuk ile beraber siperlerinden kalkıp, adamları orta alanda kıstırmak amacıyla üzerlerine doğru yürümeye başladılar.
Diğer taraftan gelen babası ve çetenin geri kalanı ile birlikte, Zachariah'nın adamlarını araya sıkıştırmış, onların da desteği sayesinde kalan son birkaç adamın da işini bitirebilmişlerdi.
"İyi misiniz?" Dean, babasının sesine duyduğu için tarifsiz bir mutluluk yaşıyordu.
"Evet! Hadi parayı alalım ve gidelim." Dean, Kevin'i kolundan tutup peşinden bir yere kadar sürüklemiş, çetenin yanına, tekrardan son vagona geldiğinde ise Kevin'i bırakıp tüfeğini askısından omzuna asmıştı. "Şu son vagonda gizlenmiş birkaç çocuk var." Dean, babasının sözlerini duyunca küfürler mırıldanmaya başladı.
"Siz çocuklar orada ne yapmayı planlıyorsunuz?" Bağırdı John içeri doğru. "Dinleyin beni, hiçbirinizi öldürmek istemiyoruz... ya da geriye kalanlarınızı." John, yaptığı iğrenç şakaya gülerken Uriel de ona katıldı. "Size söz veriyorum ama inanın... yaparız." John, vagonun kapısının önünde bir ileri bir geri volta atarak içeri seslenirken sonunda içeriden sesler gelmeye başladı.
"Ben Zachariah için çalışıyorum !" Adam tehdit ediyor gibi bağırmıştı.
"Hadi ama çocuklar!"
"Emir aldık!"
"Tamam, bunu siz istediniz." John, beşten geriye saymaya başladığında içerideki adam "Bu kapıyı açmayacağız!" diye bağırıyordu ama John saymaktan vazgeçmedi. "Beş... dört... üç, iki, bir. Görünüşe göre arkadaşlarımız sağır olmuş. Onları biraz kendilerine getirelim!"
John, silahını çekip vagonun kapısına ateş etmeye başlayınca çetenin geri kalanı da çelik, siyah kapıya ateş etmeye başladı. Hava kararmıştı ve ayın hafif ışığı dışında, vagonun kapısının yanındaki lambalara ek olarak kapıya çarpan mermilerin kıvılcımı, Karanlığın içinde süzülen bir ateş böceği gibi etrafı aydınlatıyor, çeliğe çarpan mermilerin keskin sesleri de kulakları sağır ediyordu.
"Dışarı çıkmayacağız!" diye bağırdı içeriden biri. "Buraya giremezsiniz!"
Bu sefer de John "Yeter!" diye bağırmıştı. Siyah çelik duvarların üzerine altın kaplama ile yazılmış Zachariah yazısının etrafı mermi izleri ile dolmuş, delik deşik parçalanmıştı.
John konuşmasına devam etti: "Bay Wisdom, Bay Winchester ve Bay Lafitte'ye biraz dinamit verin... siz ikiniz o kapıyı patlatın."
Dean, Uriel eline dinamitleri verince kafasını salladı ve Benny'e bir bakış atarak vagonun kapısına doğru ilerlemeye başladı. Az önce sıktıkları mermilerden kaynaklı oluşan boşluklara dinamitleri yerleştirdiler ve Benny geri çekilirken Dean, cebinden çıkardığı kibriti ayakkabısının altına sürterek yaptı ve dinamitin fitilini ateşledi. Hemen geri koşarak eski yerine geldi ve herkesle beraber kulaklarını kapattı.
Birkaç saniye sonra yüksek sesli bir patlama ile zaten hasar almış olan vagonun kapısı patladı ve çelik kapı yere düştü. Dean ve herkes, silahlarını çekmiş, içerdekilerin çıkmasını bekliyordu. "Pekala, haydi... dışarı çıkın şimdi." İçerideki adamlar, ellerini havaya kaldırmış bir şekilde dışarı tek tek çıkıyordu.
Vagondan 4 tane adam indi. İnerken onları tutarak yere, dizlerinin üzerine çöktürüp oturttular. Dean, Lucifer ve Kevin trene girip kağıtları aramaya başladılar. "Mekana bak... saray gibi." Kevin'in sesi içli çıkıyordu.
"İkiniz kasayı alın, ben geri kalanı arayacağım." Dean, ikisine seslendi ve vagonun sonuna doğru bütün dolapları ve çekmeceleri açmaya başladı. Zachariah'nın bazı kişisel notlarını, biraz konyak, iki gümüş bir platin saat bulabilmişti. Son dolaba geldiği zaman içinde bir sandık buldu. Sandığı bıçağıyla zorlayarak açtı ve bir puro, altından da tahvilleri buldu. "Buldum!" diye bağırdı ve vagondan çıkışa doğru ilerledi.
Babasına tahvilleri gösterdi ve değip değmeyeceğini sordu. "Ah, tabii... Muhtemelen bunları kolayca satarız. Aferin."
John, Dean'in elindeki tahvilleri aldı ve atına doğru ilerledi. "Şimdi, bunları ortadan kaldırabilir misin?"
"Treni mi?"
"Evet, götür onu buradan." John bıkmış bir sesle konuştu. Dean de Uriel'in kafalarında silah tutarak beklediği dört adamı göstererek "Bunları ne yapacağız?" diye sordu.
"Sana kalmış. Öldür, onları burada bırak, trenle yolla..." John bıyık altından güldü. "Peşimize kimseyi yollamadıklarından emin ol yeter." John atına binmiş, diğerlerinin de binmesini bekliyordu.
"Tamam."
"Kampta görüşürüz. Geri döndüğünde, devam ederiz. Geri kalanınız... gidelim!" Dean, babası ve ekibin tamamı kampa doğru yol alınca, karşısındaki dört adamın yüzlerine baktı. Hepsi o kadar korkmuş gözüküyordu ki... sanki öleceklerinden eminlerdi. Dean bunu yapmayacaktı. Babası gibi sadece işini yapan birilerini öldüremezdi. Belki, onları biraz korkutabilirdi ama öldürmezdi.
"Şimdi, bana bakın." diye seslendi Dean. Daha da korksunlar diye altıpatlarını da kılıfından çıkarmış, elinde tutuyordu. "Kimseye herhangi bir şey söylerseniz... daha evinize gidemeden beni peşinizde görürsünüz. Anlaşıldı mı?" Dean gözlerini iyice kısarak bağırmıştı ve adamlar da hep bir ağızdan onaylayarak bağırıyordu. "Güzel. Şimdi... trene binin, hepiniz. Hadi!" Silahını onlara doğrultarak trene doğru yol gösteriyordu. Adamlar, birbirlerine ve yerdeki küçük taşlara takılarak titreyen dizleri ile zar zor vagon kapısından geçtikleri anda Dean, trenin markizine doğru yürüdü. Demir basamaklardan çıktı ve treni çalıştırırken atı yanına gelsin diye ıslık çaldı. Trenden ses geldiği gibi Dean kolu bıraktı ve yere atlayıp atını bekledi. Atı çalıların ve erimeye başlayan karların arasından koşarak geliyordu.
"Tanrı aşkına! O kitabı bir kenara bırak da git yardım et."
Dean'in kampa yaklaştığı zaman duyduğu ilk şey Ellen'ın hanımlardan birine bağırıyor oluşuydu. Çete toplanmaya başlamış, bu eski yerleşkeden sonunda çıkacak ve bu lanet dağlardan ineceklerdi. Dean, Bobby ile konuşan babasını görünce atından indi. "Ee, bu bok çukurundan çıkıyor muyuz?"
"Deneyeceğiz. Hava durgun gözüküyor." John, Bobby ile beraber yaslandığı at arabasından çekilirken konuştu. Bobby de arkasından bağırdı. "Ve daha yeni Zachariah'nın trenini soyduk."
John gideceği yere gidemeden Bobby ve Dean'e geri döndü. "Ceplerimizde para var... en kötüsünü atlattık, beyler. O zaman soru şu, şimdi nereye gideceğiz?" Hanımlar, Blackwater'dan kaçırabildikleri az buz eşyaları at arabalarının arkalarına dolduruyor, Jo ise küçük Jack ile ilgileniyordu.
"Bu ülkeyi biraz biliyorum..." Bobby devam ederken John ile arasından mutfak eşyalarını bir kutu içinde taşıyan Gabriel geçti. "Sana söyledim. Valentine yakınlarındaki Horseshoe Tepesi'ne yerleşmeliyiz. Orada rahatça saklanabiliriz. Belaya bulaşmadığımız sürece sorun çıkmaz." Dean, etrafı son bir kez incelerken Jessica ile Benny'i, Sam'i at arabasının arkasına oturturken gördü. Zavallı çok acınası duruyordu. Yaşaması bile bir mucizeydi.
"Tamam öyleyse, gidelim... beladan uzak durma falan. Dean, sen şuradakine bin" John, en öndeki yeşil at arabasını gösterdi. İki beyaz yük atına bağlanmıştı ve Mick, arkasına bir şeyler dolduruyordu. John, kendi bineceği at arabasına doğru yürürken devam etti. "Bobby'i de al... biliyorum, siz ikiniz eski güzel günlerden ve eski John'da kötüye giden şeylerden bahsetmeyi seviyorsunuz."
Son toparlanmalar yapıldıktan sonra çete, yeniden yollara çıktı.
